ÇHD Susmadı, Susmayacak!
 

BEŞİKTAŞ TARAFTARLARI VE PROPAGANDA SUÇU

BEŞİKTAŞ TARAFTARLARI VE PROPAGANDA SUÇU

15 Temmuz Darbe Girişimi sonrası ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) döneminde birbiri ardına çıkarılan KHK’lar ile yüzbinden fazla kamu görevlisi mesleklerinden ihraç edildi. Akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça da OHAL KHK’sı ile mesleklerinden ihraç edilen kamu görevlilerinden ikisi.

OHAL KHK’ları ile yapılan ihraçlara karşı, ne yazık ki, etkili bir hukuk yolu bulunmuyor ve KHK mağdurlarının hukuki yollardan bir sonuç elde etmeleri pek mümkün görünmüyor. Bu nedenle, ihraç edilen kamu görevlilerinin çoğu kaderine razı olmuş iken, akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça, kaderlerine razı olmak yerine, bu hukuksuzluğa karşı direnmeyi tercih ettiler. Önce, günlerce Ankara Yüksel Caddesinde, İnsan Hakları Anıtı önünde oturma eylemi yaparak seslerini duyurmaya, taleplerini dile getirmeye çalıştılar. Aylarca süren bu eylemin ardından, bu kez taleplerini dile getirmek ve seslerini duyurmak için açlık grevine başladılar.

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın açlık grevinin 60’lı günlere ulaşmasıyla birlikte, onlara destek veren ciddi bir kamuoyu oluşmaya başladı. Bu durum, siyasi iktidarı çok ciddi bir biçimde rahatsız etti. Nuriye ve Semih, açlık grevi eyleminden vazgeçmeyecekleri anlaşılınca, tutuklanarak hapishaneye konuldular. Bugün Nuriye ve Semih’in açlık grevinin 170. günü ve onlar hapishanede açlık grevine devam ediyorlar.

Nuriye ve Semih’in tutuklanmalarına rağmen, açlık grevini hapishanede sürdürüyor olması, siyasi iktidarı daha çok rahatsız ediyor. Bu nedenle siyasi iktidar, Nuriye ve Semih’e destek için yapılan ve hiçbir şekilde şiddet içermeyen, barışcıl sokak eylemlerine dahi tahammül edemiyor; Nuriye ve Semih’in adının geçtiği her eyleme, her afişe veya dövize polis tarafından şiddetle saldırılıyor.

Nuriye ve Semih’e destek eylemlerine yönelik siyasal iktidarın tahammülsüz ve saldırgan tavrının son örneği, Beşiktaş taraftar grubu ‘Beleştepe’nin, açlık grevinin 158. gününde Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’ya destek olmak için, Beşiktaş ile Konyaspor arasında Samsun’da oynanan Süper Kupa maçında ‘Nuriye Semih Yaşasın’ pankartı açmalarının ardından tutuklanmaları oldu.

Nuriye Semih Yaşasın’ pankartı açan taraftarlar, birkaç gün arayla ‘’terör örgütü propagandası yapmak’’ suçlamasıyla tutuklandı.

Konuya hukuki açıdan bakarsak ‘Nuriye Semih Yaşasın’ pankartı açan taraftarların ‘’terör örgütü propagandası yapmak’’ suçlamasıyla tutuklanmaları hukuka uygun mu ya da soruyu şöyle soralım: ‘Nuriye Semih Yaşasın’ örgüt propagandası suçunu oluşturur mu?

İfade Özgürlüğü – Propaganda Suçu İlişkisi

Düşünce ve ifade özgürlüğü, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (m. 18 ve 19), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (m. 9 ve 10) ve Anayasa’da (m.25 ve 26) en temel ve vazgeçilmez insan haklarından biri olarak düzenlenmiş ve güvence altına alınmıştır. Bu hak, her insanın istediği şekilde düşünme ve düşüncelerinden dolayı rahatsız edilmeme hakkını (düşünce özgürlüğü) ve düşüncesini söz, yazı, resim veya benzeri araçlarla, tek başına veya toplu olarak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın, serbestçe açıklama ve yayma hakkını (ifade özgürlüğü) kapsar. Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak, resmi makamların müdahalesi olmaksızın, açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar.

Belirtmek gerekir ki, temel hak ve özgürlükler, belli durumlarda, kanunla sınırlanabilir; hatta savaş, seferberlik, sıkıyönetim, olağanüstü hal gibi, olağanüstü dönemlerde, temel hak ve özgürlüklerin askıya alınması dahi mümkündür (Anayasa m.15). Ancak, “çekirdek haklar” olarak adlandırılan birtakım temel hak ve özgürlükler, savaş, seferberlik, sıkıyönetim, olağanüstü hal gibi olağanüstü dönemlerde dahi askıya alınamaz, kısıtlanamaz. Düşünce ve ifade özgürlüğü de anayasa hukukunda dokunulmaz, çekirdek alan içerisinde yer almaktadır1. Bunun anlamı şudur; olağanüstü hal, sıkıyönetim, seferberlik ya da savaş hali sözkonusu olduğunda dahi, düşünce ve ifade özgürlüğü askıya alınamaz.

Düşünce ve ifade özgürlüğü, demokratik bir toplumun vazgeçilmez, olmazsa olmaz temel unsurlarındandır. İfade özgürlüğünün olmadığı, farklı düşüncelerin serbestçe ifade edilemediği, subjektif siyasal ölçülerle bazı fikirlerin yasaklandığı bir toplumda, çoğulculuktan bahsedilemez. Çoğulculuğun olmadığı yerde ise demokrasiden ve demokratik bir rejimden söz edilemez. Bu nedenle, ifade özgürlüğü, demokrasi için temel bir yapı taşıdır2.

AİHM’in ve Anayasa Mahkemesi’nin birçok kararında da vurgulandığı üzere, düşünce ve ifade özgürlüğü, sadece taraftar olunan, desteklenen, alışılmış, genel kabul gören, benimsenen, hoşa giden, rahatsız edici bulunmayan düşünceleri değil, aynı zamanda rahatsız edici, yadırgatıcı, şoke edici, hoşa gitmeyen, devlet veya halkın benimsemediği düşünceleri de korur. Zira bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup bunlarsız bir demokratik toplum düşünülemez3.

Bununla birlikte, düşünce özgürlüğü, kişiye istisnasız, mutlak bir koruma sağlarken, ifade özgürlüğü, mutlak bir koruma sağlamaz. Gerek AİHS’in 10. maddesinin ikinci fıkrasında gerekse Anayasanın 26. maddesinin 2. fıkrasında, ifade özgürlüğünün “ulusal güvenlik”, “kamu düzeni”, “ülke bütünlüğü”, “genel sağlık”, “genel ahlak”, “başkalarının şeref ve haysiyeti” “yargının etkinliği ve saygınlığı”nın korunması gibi nedenlerle, demokratik toplum için zorlayıcı, acil bir gereksinimin varlığı halinde, ölçülülük ilkesi de gözetilerek, yasayla sınırlanabileceği öngörülmüştür. AİHM; şiddete çağrı, ülke bütünlüğünü bozma, halkı ayaklanma ve isyana teşvik, suç işlemeyi tahrik ve teşvik, başkalarının hak ve özgürlüklerini tehlikeye düşürme, etnik ayrımcılık gibi hususları, ifade özgürlüğü içerisinde değerlendirmemektedir. Ancak, Mahkeme, bu değerlendirmeyi yaparken, ifadeyi soyut olarak ele almamakta, doğurduğu sonuçlara bakmakta ve soyut tehlikeyi değil, somut, gerçek, inandırıcı, kuvvetli olgulara dayalı, açık ve yakın bir tehlikeyi esas almaktadır4.

Hukuki durum böyle olmakla birlikte, pratikte ifade özgürlüğü, terörle mücadele gerekçesiyle en çok müdahale ve sınırlamaya maruz kalan temel haklardandır. 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 7/2 maddesindeki propaganda yasağı ve “propaganda suçu”, ifade özgürlüğüne yönelik müdahale ve sınırlamaların başında gelmektedir.

Türk Dil Kurumu’na göre propaganda; bir öğreti, düşünce veya inancı başkalarına tanıtmak, benimsetmek ve yaymak amacıyla söz, yazı ve benzeri yollarla gerçekleştirilen çalışma ve yayma eylemleridir. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere propaganda, düşünceyi açıklama/ifade özgürlüğünün özel/spesifik bir biçimidir. Propaganda, bir düşüncenin rastgele açıklanışı değil, insanların fikir, davranış ve tercihlerini etkilemeye yönelik, yani özel bir amacı ve hedef kitlesi olan düşünce açıklamalarıdır. Bu nedenle propaganda toplumsal ve siyasal hayatın önemli bir parçasıdır.

Propaganda kavramının suçla ilişkilendirilmesi ve ceza hukukunun konusu haline gelmesi, suç ve/ya terör örgütleriyle ilişkilendirilmesi suretiyle mümkün olur. Nitekim, Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 8. fıkrasında; örgütün, cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek veya bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasının yapılması suç olarak düzenlenmiştir. Terör örgütünün propagandası suçuna ise, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK) 7. maddesinin 2. fıkrasında benzer unsurlarla yer verilmiştir.

Kamuoyunda 4. yargı paketi olarak bilinen 30.04.2013 tarih ve 6459 Sayılı Kanunla değiştirilmeden önce Terörle Mücadele Kanunu madde 7/2 “Terör örgütünün propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun basın ve yayın yolu ile işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır…” şeklindeydi. Madde bu haliyle, hiçbir koşul aramaksızın propagandayı suç saymakta; belirsiz ve soyut, suçun unsurlarının kesin olarak saptanmamış olması nedeniyle, suçta kanunilik kuralına ve ayrıca “ölçülülük” ilkesine aykırıydı. Bu nedenle AİHM’in Türkiye’ye karşı, AİHS’in ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. maddesinin ihlal edildiğine dair verdiği kararlar, en çok, Terörle Mücadele Kanunu (TMK) 7/2. maddesindeki “propaganda” suçundan kaynaklanmaktadır.

30.04.2013 tarihli 6459 Sayılı Kanun (4. Yargı Paketi) ile Terörle Mücadele Kanunu’nun 7/2. maddesi “Terör örgütünün; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun basın ve yayın yolu ile işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır…” şeklinde değiştirilmiştir.

Yapılan bu değişikliğin gerekçesi ise “AİHM, şiddeti teşvik edici nitelikte olmayan açıklamaların ifade özgürlüğü kapsamında olduğunu belirterek, içeriğinde şiddete başvurmayı cesaretlendirici ifadeler yer almayan ya da kişileri silahlı isyana teşvik edici nitelikte olmayan açıklamalar nedeniyle bireylerin Terörle Mücadele Kanununun 7. maddesinin 2. fıkrası çerçevesinde cezalandırılmasını ifade özgürlüğüne aykırı bulmaktadır. Yapılan düzenlemeyle, maddenin 2. fıkrasında yer alan suçun unsurları yeniden belirlenmekte, maddeye ‘cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde’ ibaresi eklenerek, suçun kapsamı İHAM standartlarına uyumlu hale getirilmektedir” şeklinde açıklanmıştır.

Bu amaçla 11.04.2013 tarih ve 6459 sayılı Kanunun 8. maddesi ile yapılan değişiklik sonrası TMK’nın 7/2. maddesindeki terör örgütünün propagandası suçunun oluşabilmesi için; örgütün “cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da teşvik edecek şekilde” yapılması zorunlu kılınarak, sınırlamanın AİHS uygun hale getirilmesi amaçlanmıştır. Ancak, aynı Kanunun 7. maddesinin 2. fıkranın b bendinde ise; toplantı ve gösteri yürüyüşünde gerçekleşmese dahi, terör örgütünün üyesi veya destekçisi olduğunu belli edecek şekilde;

  1. Örgüte ait resim veya işaretlerin asılması ya da taşınması,

  2. Slogan atılması,

  3. Ses cihazları ile yayın yapılması,

  4. Terör örgütüne ait amblem, resim veya işaretlerin üzerinde bulunduğu üniformanın giyilmesi, şeklindeki fiil ve davranışların propaganda suçundan cezalandırılacağı öngörülmüştür.

Konuya ilişkin Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Yargıtay kararlarına bakacak olursak:

Anayasa Mahkemesi, 25.06.2014 tarih ve 2013/409 Başvuru No.lu “Öcalan Kararı”nda, siyasal açıklamalarda kamu otoritelerinin takdir yetkisinin dar olduğuna işaretle, toplatılmasına karar verilen kitabın bütününde, barışçıl çözüme ilişkin görüşlerin sunulması nedeniyle “nihai savaş aşamasına geçileceğine” ilişkin ifadelerin, şiddete teşvik değil, siyasal öngörü olduğu, kamu otoriteleri veya toplumun bir kesimi için hoş olmayan düşüncelere, şiddeti teşvik etmediği, terör eylemlerini haklı göstermediği ve nefret duygusunun oluşmasını desteklemediği sürece sınırlama getirilemeyeceği, bu sebeple, başvuruya konu kitabın toplatılmasına gerekçe gösterilen nedenlerin başvurucunun düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü ve bu kapsamda basın özgürlüğüne yönelik müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli ve ölçülü olmadığı sonucuna varılmış ve Anayasa 25-26. maddelerinin ihlal edildiğine hükmetmiştir.

Anayasa Mahkemesi, 04.06.2015 tarih ve 2013/9343 sayılı Mehmet Ali Aydın kararında; demokratik bir toplumda ifade özgürlüğünün sadece “hoşa giden” düşünceler için değil “Devletin veya toplumun bir bölümünü eleştiren, onlara çarpıcı gelen, onları rahatsız eden ifadeler” görüşler için de geçerli olduğunu, kamu otoriteleri veya toplumun bir kesimi için hoş olmayan düşüncelere, şiddeti teşvik etmediği, terör eylemlerini haklı göstermediği ve nefret duygusunun oluşmasını desteklemediği sürece sınırlama getirilemeyeceğini belirtmiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin 04.06.2015 tarih ve 2014/12151 sayılı Bekir Coşkun kararında; hükümetlerin kullandıkları kamu gücünden dolayı kendilerine yöneltilmiş en ağır eleştirileri bile hoşgörü ile karşılamak zorunda olduğu; ifade özgürlüğünün büyük ölçüde eleştiri özgürlüğünün güvence altına alınmasını hedeflediği, bu nedenle, düşüncelerin açıklanması ve yayılması sırasında kullanılan ifadelerin sert olmasının doğal karşılanması gerektiği, siyasi tartışma özgürlüğünün “tüm demokratik sistemlerin temel ilkesi” (bkz. Lingens/Avusturya, B. No: 9815/82, 8/7/1986, § 41-42) olduğu, zorlayıcı nedenler olmadıkça siyasi ifadeye kısıtlama getirilmemesi gerektiği vurgulanmıştır.

AİHM içtihatlarında; “ifade özgürlüğü”, sadece kendi başına önemli bir hak olmakla kalmaz, ama aynı zamanda, Sözleşme çerçevesindeki diğer hakların korunması bakımından da belirleyici rol oynar. AİHM, ifade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun ilerlemesi ve her bir bireyin gelişmesi için temel koşullardan biri olduğunu ortaya koymuştur.

AİHM, Handyside/İngiltere Kararında (No: 72/5493);

Düşünceyi açıklama özgürlüğü, bir toplumun ilerlemesi ve kişilerin kendilerini geliştirmeleri için önemli ve gerekli haklardan biridir. Bu özgürlük, yalnızca bilgi ve fikir düzeyinde olan, farklılık oluşturmayan ya da saldırgan olmayan düşüncelere değil, aynı zamanda saldırgan, devleti ya da nüfusun bir kesimini rahatsız edici, şoka uğratıcı düşüncelere de tanınmalıdır. Çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirliliğin olmadığı bir yerde, demokratik toplumdan söz edilemez” kararı vermiştir.

AİHM, Sözleşme hükümlerini yorumladığı pek çok kararında, düşünce ve ifade özgürlüğünün demokratik bir ülkede kabul edilebilir sınırlarına işaret ederken, “şiddete teşvik eden, şiddete çağıran” düşünceler dışında, diğer düşünce açıklamalarının en geniş özgürlükten yararlanmasını, özellikle politik eleştiri ve önerilerin daha da geniş yorumlanması gerektiğine dikkat çekmiştir.

AİHM, Sürek/Türkiye kararında (no: 24762/94); 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8. maddesi uyarınca mahkumiyet yönündeki DGM kararını ifade özgürlüğünün ihlali saymıştır:

AİHM, dava konusu yazıdaki “hesaplaşma vaktinin geldiğini” belirten ifadenin şiddete çağrı değil, makalenin genel edebi ve benzetme stili şeklinde değerlendirilmesi gerektiği, keza “gerçek terörist Türkiye Cumhuriyeti’dir” gibi ifadelerin de şiddete çağrıdan ziyade taraflardan birinin çatışmaya karşı olan sertleşmiş tutumunun bir yansıması olduğunu belirtmiş, başvuranın mahkumiyetinin ve cezasının, amaçlanan hedefler ile orantısız olduğu, bu nedenle “demokratik bir toplumda zaruri” olmadığı sonucuna ulaşmış ve Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edildiğine hükmetmiştir.

AİHM, Ceylan/Türkiye kararında da (no:94/23556), siyasi söylem ve kamu çıkarı ile ilgili konularda, Hükümetle ilgili eleştirilerde ifade özgürlüğü sınırlarının geniş, kısıtlamanın dar olduğu hatırlatmasıyla, AİHS 10. maddenin ihlal edildiğine karar vermiştir. AİHM kararında; “Devlet terörü” ve “katliam” kelimelerinin kullanılmasının, ülkenin ilgili bölgelerinde Türk yetkililerinin fiilleri hakkındaki sert ve keskin eleştiriler olduğunu, başvuranın sendika lideri ve bir siyasetçi olarak yazdığını ve bu makaledeki sert uslüba rağmen, şiddeti, silahlı direnişi ya da isyanı teşvik etmediğini belirtmiş ve Sözleşmenin 10. Maddesi ihlal edildiğine hükmetmiştir.

AİHM, Gözel ve Özer/Türkiye kararında, 3713 s. TMK 6. maddesinin uygulanması bağlamında genel ilkelere yer verdiği önceki kararlarına atıfta bulunmakta olup, bu karar, TMK 7/2 maddesine ilişkin örgüt propagandası konulu yargılamalar için de yol gösterici niteliktedir.

AİHM’e göre, ne yasaklanmış bir örgütün mensubu olan bir kişinin konuşması ya da açıklama yapması, ne de herhangi bir kimsenin hükümetin politikalarını sert bir şekilde eleştirmesi, ifade özgürlüğü hakkına müdahale edilmesini haklı kılamaz. AİHM, metinlerin bütünüyle ele alındığında, şiddete teşvik edip etmediğinin belirlenmesi için, metinde kullanılan terimlerin ve hangi bağlamda yazıldığının da dikkate alınmasının uygun olacağını her zaman vurgulamıştır.

AİHM’e göre, görüşler şiddete tahrik içermediği, şiddet eylemlerini haklı ve meşru göstermediği ve teşvik etmediği, kimliği belli kişilere karşı derin ve mantıksız bir nefret duygusunun oluşmasını desteklemediği sürece, Sözleşmeci Devletler, toprak bütünlüğü, milli güvenliğin korunması veya suç ve asayişsizliğin engellenmesine atıfta bulunarak medyanın üzerine ceza kanununun yüklenmesi suretiyle halkın bilgi alma hakkına sınırlama getiremez

AİHM, yazıların içeriği ve hangi bağlamda yazıldığı dikkate alınmadan, sadece terör örgütünün açıklamalarını yayınladığı için medya profesyonellerinin mahkûm edilmesinin hukuki olmadığını, ayrıca bu yazılardan hiçbirinin şiddet kullanımını, silahlı direnişi ya da ayaklanmayı teşvik etmediğini ve kin güden bir söylem içermediğini tespit etmiş ve özellikle, amaçları ya da kamuoyunun çelişik durumlara farklı bir görüş açısıyla bilgilendirilme hakkı göz önüne alınmadan medya profesyonellerine yukarıda belirtilen hüküm gereği mekanik bir baskı uygulanmasının, bilgi ve fikir alma ya da verme özgürlüğü ile bağdaşamadığını belirterek AİHS’in 10. maddesinin ihlal edildiğine hükmetmiştir.

Konuya ilişkin Yargıtay kararlarına bakıldığında:

Yargıtay 16. Ceza Dairesi, 19.07.2015 tarihli, 2015/2742 Esas, 2015/2316 Karar No.lu kararında, nevruz etkinlikleri sırasında bulunduğu araç camından dışarıya sarkarak terör örgütü lehine sloganlar atan sanığın eylemine ilişkin olarak; atılan sloganların terör örgütlerinin cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek, övecek ya da teşvik edecek nitelikte olmadığını, bu sözlerin ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini bu nedenle propaganda suçundan mahkumiyet hükmü kurulmasının kanuna aykırı olduğuna hükmetmiştir.

Kararda ifade özgürlüğüne müdahalenin meşru olabilmesi için gerekli şartları sıralayan daire, eylemin terör propagandası suçunu oluşturması için gereken unsurları ayrıntılı bir şekilde değerlendirmiştir.

16. Ceza Dairesine göre, terörle mücadelenin kendine özgü bir takım zorlukları barındırdığından devletler bu mücadelede daha geniş bir takdir marjına sahip olduğu kabul edilmekle birlikte, terörle mücadelenin de bir hukuk rejimi olduğu; uluslararası hukuktan kaynaklanan yükümlülüklerin ihmal edilebileceği bir alan olmadığı görüşündedir.

Daire’ye göre, toplantı veya gösteri yürüyüşünde olsun veya olmasın; yazı veya sözler (atılan slogan, taşınan pankart veya giyilen üniforma) ile verilen mesajın şiddete çağrı, tahrik ve teşvik edici ya da silahlı direnişe ve isyana davet şeklinde veya insanda saldırgan duygular oluşturacak biçimde anlamsız bir nefret yaratarak şiddetin doğmasına uygun bir ortamı kışkırtacak nefret söylemi olup olmadığı değerlendirilmeli, doğrudan veya dolaylı şiddete çağrı var ise sanığın kimliği, konumu, konuşulan yer ve zamanı gibi açık ve yakın tehlike testi bakımından analize tabi tutulmalıdır.

Yargıtay 16. Ceza Dairesi bu kararda, AİHM kararlarına atıfla; ifade özgürlüğünün sadece memnuniyetle karşılanan zararsız veya önemsiz sayılan, insanların kayıtsız kalabileceği bilgi ve fikirler için değil, aynı zamanda demokratik toplumu şekillendiren çoğulculuğun, hoşgörünün ve geniş fikirliliğin doğasında bulunan bir gereklilik olarak saldırgan, şok eden, rahatsızlık veren veya ayrılık yaratabilen fikirler için de uygulanabilmesi gerektiğini belirterek, sanığın nevruz etkinlikleri sırasında bulunduğu araç camından dışarıya sarkarak terör örgütü lehine sloganlar atmasından ibaret eyleminin, içinde bulunduğu topluluğun cebir ve şiddete başvurmadan kendiliğinden dağıldığı olayda propaganda suçunu oluşturmayacağına karar vermiştir.

Yargıtay 16. Ceza Dairesi, 01.06.2016 tarihli, 2015/2282 Esas ve 2016/3884 Karar sayılı kararında da, propaganda suçuna ilişkin olarak 19.07.2015 tarihli, 2015/2742 Esas, 2015/2316 Karar No.lu kararında belirlediği ilke ve esasları aynen tekrar ettikten sonra,

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; … ve … Partisi-Gençlik Muhalefeti yönetim kurulu üyesi olan sanık ………’ın Kaymakamlığa başvurarak YGS protestosu yapacaklarını bildirdiği gün ve saatte aralarında sanıkların da bulunduğu bir grubun kaldırımı kullanarak …….. parkına kadar yürüdüğü, pankart açıp slogan attıkları, sanık ………..’ın …….. isimli terör örgütünün lideri ve kurucusu olarak bilinen ……..’ın resminin bulunduğu Gençlik Muhalefeti yazılı flamayı taşıdığı gösterinin cebir ve şiddete başvurmaksızın kendiliğinden sona erdiği olayda, sanığın taşıdığı flamanın ve atılan sloganların örgütün cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da teşvik edecek nitelikte olmadığı, sanıkların savunması ve dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde sanıkların eyleminin ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiği halde yasal olmayan gerekçeyle beraatleri yerine mahkumiyetlerine karar verilmesi”nin kanuna aykırı olduğunu belirtmiştir.

Yargıtay 16. Ceza Dairesi, 08.04.2015 tarihli, 2015/423 E. ve 2015/719 K. sayılı kararında da; suçun oluşumu için terör örgütü ile ilgili bir öğreti, düşünce veya inancı başkalarına tanıtma benimsetme ya da yayma amacıyla yapılmasının yanında, terör örgütünün cebir, şiddet ve tehdit içeren yöntemlerini meşru göstermesi veya bu yöntemleri övmesi ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde yapılması gerektiğini vurgulamıştır. 

Tüm bu açıklamalar ışığında, açık ve yakın bir tehlike oluşturmayan ve somut şiddet çağrısı/övgüsü içermeyen ifadelerin 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 7/2. Maddesinde düzenlenmiş olan yasadışı örgüt propagandası suçunu oluşturmayacağı açıktır.

NURİYE ve SEMİH YAŞASIN’’ PANKARTI AÇMAK SUÇ DEĞİLDİR; CEZALANDIRILAMAZ

Bu bağlamda, “Nuriye ve Semih Yaşasın” veya “Nuriye ve Semih’in talepleri kabul edilsin” gibi, hiçbir şekilde şiddet çağrısı/övgüsü içermeyen ve açık ve yakın bir tehlike oluşturmayan ifadeleri içeren döviz veya pankart açılması eylemlerinin 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 7/2. maddesinde düzenlenmiş olan yasadışı örgüt propagandası suçunu oluşturmayacağı açıktır.

Yukarıda anılan Anayasa Mahkemesi, AİHM ve Yargıtay kararları ışığında, “Nuriye Semih Yaşasın” vb. Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’ya destek mahiyetinde döviz veya pankart açan ya da basın açıklaması vb. barışçıl eylemler düzenleyen kişilerin gözaltına alınması ve/veya tutuklanması, cezalandırılması; Anayasa’nın 2. maddesiyle teminat altına alınan demokratik hukuk devleti ilkesini; keza Anayasa 25 ve 26. maddeleri ile AİHS 10. maddesi ile korunan düşünce ve ifade özgürlüğünün ihlal edici niteliktedir.

Av. Güray DAĞ

1 Kaboğlu, Ö. İbrahim, “Pozitif Anayasa Hukukunda Düşünce Özgürlüğünün Sınırları”,

Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi, Hazırlayan Hayrettin Ökçesiz, İstanbul, 1998, s.205.

2 Münci Kapani, Kamu Hürriyetleri, 7.Baskı (Tıpkı Basım), Ankara, Yetkin Yay., 1993, s.226.

3 Bkz. Anayurt, 2004, s.122; konuya ilişkin AİHM kararları için bkz. Gözübüyük/Gölcüklü, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması, s. 358.

4 Anayurt, 2004, s. 124; konuya ilişkin AİHM kararları için bkz. Gözübüyük/Gölcüklü, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması, s. 364, 365.

Share Post
Written by
No comments

LEAVE A COMMENT