ÇHD Susmadı, Susmayacak!

 

HANGİ ÇAĞIN ÇAĞDAŞIYIZ

HANGİ ÇAĞIN ÇAĞDAŞIYIZ

 

Bir dağ kaç yıl var olabilir

Deniz eritene kadar?

Evet, kimi insanlar kaç yıl yaşayabilir

Özgür bırakılana dek?

Evet, insan başını kaç kez çevirebilir

Görüp de görmezlenerek?

Cevabı dostum esen yeldedir

Cevabı esen yeldedir

Bob Dylan- 1962
“Blowin’in The Wind”

 

*Tutsak Genel Başkanımız Av. Selçuk Kozağaçlı’nın ÇHD Genel Kuruluna Mektubu

Çağdaş Hukukçular Derneği Genel Kurulu’nu selamlıyorum.

Hepinizi özlem ve sevgi ile kucaklıyorum.

Yoldaşlar, yeni bir çağın eşiğindeyiz. Yarattığı “peşinden çok önemli bir şey söyleyecek” etkisi nedeniyle bu lafı hep kullanmak istemişimdir; kısmet bugüneymiş.

Gerçekten de yeni bir çağ üzerine söylemek istediklerim var ama bugün sadece sizi övmek üzere konuşulsa bile yeridir. 1970’de, 74’de, 91’de ve 2019’da; yani elli yılda tam dört defa dernek kurmakla yetinmeyip, korkarım her seferinde, hemen hemen, aynı derneği kurmayı becerecek kadar yılmaz, bıkmaz, usanmaz bu irade, hayranlığı ve onurlandırılmayı hak ediyor.

Bazı itirazları tahmin edebiliyorum. Hepsini duymadan “olmaz öyle şey” demeyin.

Mesela, ilkinin adı “Çağdaş” değil “Devrimci” Avukatlar Derneği’ydi; biliyorum.

Her kuruluşun politik iklimi kendine hastı, üye profili az çok birbirinden farklıydı; ölçebiliyorum.

“Çağdaş” sıfatından kurtulmak için çok uğraştık, hatta örgütün İngilizce antetini “Progressive” yaptık, iyi ki yaptık, hâlâ seviniyorum.

Sonra bir de yüzümüze “Ben Çağdaş değilim, en azından sizinle çağdaş değilim çünkü siz daha çok Lenin çağından kalmış gibi duruyorsunuz” diyen emekli savcı meslektaşımız vardı, üye olmaya yanaşmayan. Tespitine hep birlikte ağız dolusu gülmüştük; hatırlıyorum.

Olsun.

Bence hepsi, her çağda aynı dernekti: Çağdaş Hukukçular Derneği. Hepsini, her seferinde biz kurduk. Öyle anlaşılıyor ki lazım oldukça da kurmaktan geri durmayacaksınız.

Gel gelelim, her ne kadar aynı çağ paylaşılıyor da olsa, kendini bu zamanın çağdaşı kabul etmeden yaşamak mümkün görünüyor; hem olumlu hem olumsuz anlamıyla. Hatta her iki hali kapsayacak bir kavram bile var: “Çağdaş olmayan” (Ungleichzeitigkeit). Bizi tamamen ele geçirirse, arkaik olurduk. Yine de üzerimizde “önceki zamanların tortusal ama faal mevcudiyeti var” der Bloch. “Tüm insanlar şimdiki zamanı yaşıyor değildir” diye devam eder. Ya da bütün insanlar aynı şimdi içerisinde var olamazlar. Dışsal olarak –elbette- böyledirler, yani oradadırlar, onları görebiliriz ama sırf bu yüzden diğerleriyle aynı zamanı yaşıyor sayılamazlar. Tersine, içlerine sinmiş bir geçmişi yanlarında taşırlar: “Birinin fiziksel olarak nerede durduğuna bağlı olarak, özellikle de sınıfsal açıdan, kendi zamanı vardır. Bugünkünden daha eski zamanlar, daha eski tabakalarda yaşamaya devam eder” Bloch her iki anlamda da haklıdır.

Kavramın olumlu kastı biziz. Her çağda aynı umudu diri tutanlar. Egemenin yasaklayıp ele geçirdiği geriye doğru sıçrayışı; kendi tarihini içeriden katederek başarıp, bugünün konformizmini parçalayanlar. Geleceğini, geleneği ile ilişkilendirerek ölülerine sahip çıkanlar. Bu biziz.

Elbette olumsuz bir anlamı da var: Değişimi kabullenmeyi direnerek geçmişle avutulanlar. Son derece çocuksu, mistik, okültik imgelerin; Nazi propagandasında, Yeni-Osmancılık’da, Asr-ı Saadet İslamcılığında yahut kurucu Cumhuriyet nostaljisinde kendisine kolayca akacak mecra bulabilmesinin nedeni budur.

İnsanlar kayıplarını özlemekten keyif alır. Keyfi bedensel hazdan ayıranın, içerdiği kayıp acısı olduğu söylenir. Tehlikeli bir politik melankoliye dönüşebilecek bu bilinç sapması- psikanalizin soldan bir yorumuna izin veriliyorsa- nostaljinin “artık” olmayan değil; “hiçbir zaman” olmamışı bir geçmişin özlenmesinden ibaret olduğu kavranarak aşılabilir ancak.

Başka bir deyişle, Osmanlı, Müslüman Türklerin altın çağı değildi; Asr-ı Saadet halifelerinden vakitli ecel saadetiyle ölen yoktur çünkü hepsi din kardeşleri eliyle katledilmişlerdi. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, diktatörlük tarafından kalıcı olarak çürütülmeden önce de “laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti” değildi. Hem de bugün hepsi artık sır olmaktan çıkmış kusurları nedeniyle değil; hukuk hiçbir çağda iddia edildiği gibi özerk ve üstün olamayacağı için böyleydi, tam da aynı nedenle hala böyledir.

Ve nihayet korkarım evet, ÇHD kapatılmadan önceki halinde bile, kurulmuş olabilecek avukat örgütlerinin en mükemmeli değildi. Tabiatıyla bugün de öyle bir amacın peşine düşmeniz ve eskiyi özlemeniz gerekmiyor.

19’uncu yüzyılın tıbbi kabullerine göre, ilaç, rejim ve daha ağırlaşırsa sanatoryum tedavisi ile atlatılabileceği öngörülmüş bir özlemdir nostalji. Ancak hiç yaşanmamış olmak ve elbette bu nedenle asla “yeniden” elde edilmemekle varlık kazanan, hatta tam da bu niteliğiyle keyif veren hastalıklı “mükemmellik”ten uzak durulması zorunludur.

Tabii eski ÇHD’leri melankolik bir hüzün yerine romantik bir hatırlama keyfine konu etmekte beis yok. Ben son yirmi beş yılımızı sıkça düşünecek vakte sahibim, keyifle de yapıyorum. Dürüst davranmak gerekirse, mükemmel değildiysek bile “Efsane” olduğumuz teslim edilmelidir. Bundan sonra da yaşayan bir efsane olmaya devam edip edemeyeceğimiz, bugün gerçekleştireceğiniz kongrenin konusu. Yollarını keşfetmeli, bulunamıyorsa icat etmelisiniz. Başaracağınızdan eminim.

Her şey yeniden icat edilecek değil elbette. Bazı eski biçimleri ve prosedürleri canlandıracak ve bazı yeni yöntemler yaratacaksınız. Örgüte duyduğumuz gerçek ihtiyacı kurumsal efsaneye kurban etmeden, yeniyi eskinin gölgesinden çıkararak başarmalısınız bütün bunları. Eskinin de yeninin de eleştirel yargıdan muaf olmadığını bilerek yapın ve hatırlayın.

“Bir örgütlenmeyi, bir durumu yargılar gibi biçimi ve prosedürleri ile değil; yükümlü olduğu şeyi yapmaktaki denetlenebilir kapasitesiyle yargılamak gerekir” diyen Alain Bodiou’yu unutmadan ve ne olduğumuzdan çok neyi yapacağımıza odaklanarak.

Öyleyse nedir bu çağın yükümlülüğü?

Mülk sahipleri ile baş edebilecek paraya, eğitime, imkâna sahip olmayan mülksüzlerin avukatlığını yapmak. Mülksüzleştirenler mülksüzleştirilene kadar önümüzde daha önemli bir iş yok. Geniş ve yoksul bir kalabalığın vekilliğini üstlenmekten söz ediyorum. Asla onları temsil etmek, adlarına konuşmak ve hatta üzgünüm ama onlar böyle istediği veya bizi seçtikleri için bile değil; sadece onların içinde kalarak fakat onların belirsizliğinde kaybolmadan. Başkan Mao’nun söylediği gibi: “Kitlelerden muğlak biçimde edindiği şeyi onlara belirgin bir biçimde geri verebilen şeye” örgüt denir. Hani o “değmez bunlar için” dedirten muğlaklık. Onların yaşamlarının her anında; yani iktidar partisine oy verirken, işe alındıklarında ve işten atıldıklarında, iş ararken, aç kalırken, dua ederken, savaşa sürüklendiklerinde, kendilerinden zayıfları döver ve kendilerinden güçlülerden dayak yerken, sevinçle güler ve öfkeden ağlarken son derece muğlak bir biçimde aradıkları adaleti; onlara belirgin bir mücadele hattı olarak geri veren bir avukatlık pratiği örgütlemek. İşte örgüt bize bunun için lazım. Solcuların avukatlığı değil solcu avukatlık. Devrimcilerin avukatlığı değil devrimci avukatlık. Kendi mahallemizde değil yoksula mahsus mahalde avukatlık yapmak. Bunu yaptık ve yapmaya devam etmelisiniz. Solcunun, devrimcinin, yurtseverin avukatlığının evleviyetle görev olduğunu unutmadan elbette.

Yoldaşlar, mesleğinizde bu ülkenin en iyileri olduğunuzun farkındayım; siz de farkında olun. Yetenekli siyasi cezacılar, etkili sanık müdafileri; işçi, kadın, çocuk, çevre, basın davalarının en başarılı avukatlarısınız. Örgütün; üyelerinin deneyiminde biriktirdiği devasa akıl heyecan verici ama aklın iradenizi çelmesine müsaade etmeyin. Buna “uzmanlık” deniyor. Biz “temel haklar” uzmanı değiliz. Zaten kimsenin verilmiş akla, öğretilmiş hakka ihtiyacı yok. Haklarını bilmeyen “cahil” yoksulları, akılları bir türlü yetmediği için siyasal iktidarın kendilerine verdiği zararı göremeyen, kavrayışı kıt vesayet nesneleri olarak tarif edenlerden uzak durun. Uyuyanı uyandıracak sözde bilginin sahibi, üreticisi, dağıtıcısı değiliz. Halkın arasına karışmadan elde edilmiş böyle bir bilgi türü varsa bile taşıyıcısı biz olmamalıyız.
İşte yeni bir çağdan, yeni bir üsluptan benim anladığım budur.

Anayasalcı, temel hakçı, hukukçu akıldan kurtulalım. 1970’de adının başına koymak gayet mümkünken, 1974’de artık bir avukat örgütü adı için müstehcen kabul edilen “Devrimci” sıfatı yerine icat ettiğimiz “çağdaş”; utangaçça da olsa bu aklın ve bilginin sahibi olmak anlamına geliyordu. Haksızlık etmemek için o zaman bile kastımızın “contemporary” (modern, asri, zamane…) değil “progressive” (ilerici) olduğu söylenebilir ama muradımız belliydi: Biz ilerici, onlar gerici. Mekân’dan çok zamanda gerçekleşmiş hissi yaratan uygunsuz bir bölünme. Diğer yandan mekânda gerçek muarızımızın karşısına dikilmenin uygun yolu da zamandan geçiyor olabilir. Tarihimizde bir kere daha geriye “delimizin usludan yeğ” olduğu kavgaya sıçramalıyız.

1789’la başlattıkları “uzun on dokuzuncu yüzyılı” bitirmek için 1914’ü bekleyen tarihçiler haklıydı. Bugünlerde bitiyor olduğunu öngördüğümüz uzun yirminci yüzyıla sarkan, tortusunu bırakan işte bu akıl çağıydı. Şimdilik biz yeni bir isyanın, mücadelenin, ihlalin mekânına yerleşelim, onun aklı da kendi devriminden sonra kurulur elbette.

Tarihi böyle çağlara, kuşaklara bölerek kavramanın ne kadar elverişli olduğu tartışılabilir. İhtiyaçtan ziyade alışkanlığa benziyor. Söze benim gibi çağ dönümüyle girenlerle eğlenmek için: “Tam o sırada yeni bir çağ başlamıştı (zaten her an olur bu)…” der Robert Musil, “yeni bir çağın yeni bir üsluba ihtiyaç duyduğunu” teslim eder peşinden de.
İki büyük paylaşım savaşı arasında başlanılıp bitirilememiş başyapıtı “Niteliksiz Adam”, yeni bir çağa karşı ilgisizliğin rutubetini barındırır. Yine de gelenin farkındadır Musil. Aklın ona vereceği tepki konusunda eğlenceli bir karamsarlığa sahiptir sadece. Avare kasnak gibi boşa dönen “Paralel Faaliyet” seferberliği, eylemsiz aklın şaheseri sayılabilir. Yapmamamız gerekenin karikatürüdür.

Diyeceğim o ki; uzmanlığı boş verin gitsin. Bırakın halkı “aydınlatacak” faaliyeti başkası yapsın. Akıllı solcu lazım değil demiyorum, arzı bu kadar yüksek olduğuna göre ona da talep var anlaşıldığı kadarıyla, biz uzak duralım diyorum. Barolarda, meslek odalarında, sendika konfederasyonlarında, parlamento partilerinde onlar için iş ve koltuk var yeterince. Bırakalım onlar “milletin vekilliği” için sıra beklesin; biz halkın avukatlığını yapalım.

Niye peki? Sizin böyle bir sorunuz olmadığını biliyorum. Biz hep “Nasıl?” diye sorduk, cevabını da bulduk ama merak edip soranlar için bir cevap verilmeli: Niye, ucunda ölüm, hapis, dayak olmayan; takım elbiseyi kırıştırmadan, kenara bir parça dünyalık koymaya devam ederek, yazıp çizip nutuk atarak yapılabilecek akıllı solculuk varken bunu yapalım? Niye, anayasanın ilk yirmi maddesinden, uluslararası sözleşmelerden, bilimsel raporlardan, siyasi manifestolardan paragraflar okuyarak, halkı kandırıldığına uyandırmak varken arasına karışıp kendimizi hırpalatalım?

İki nedeni var.

Birincisi, fazla kibirli ve konforlu göründüğü için hiç hoşlanmıyoruz; aslında bu bile yeterli.

Ama ikincisi, Todd McGowan’ın haklı olarak tespit ettiği gibi: “Öznelerin ideolojik manipülasyonu fark etmesi ve doğru dürüst bilgiye vakıf olmasının, politik bir değişim tetikleyeceğinin hiçbir garantisi yoktur.

Bir şeyin (bir devlet başkanının veya sigaranın) ne kadar zararımıza olduğunu bilmek, ondan aldığımız keyfi azaltmaz. Kimse çok bilimsel ve çok doğru diye onlara sattığınız bilgiyi sevmek zorunda değil. Dostlarla sigara molası keyiflidir, onkologla akciğerlerimizin durumu hakkında randevu tatsız. “Eh mademki ben ona başına gelecekleri anlattım o da gereğini yapsın” diye düşünüyorsanız; işte akıllı solcunun kibri ve konforu dediğim budur. “Arkadaşlarımla sigara içmeyi seviyorum ama seçim olursa oyumu tabi ki onkoloğa veririm” diyecek rasyonel yoksul seçmeni özlüyorsunuz. Hiç olmadı, bundan sonra da olmayacak ama başta da konuştuğumuz gibi özlemenizin, hatta üstüne bir de bu kaybınızdan keyif almanızın önünde engel yok. Bu da akıllı solcunun ayrıcalığı. “Söylediklerimin hepsi doğruydu ama” diye kızmayın; biliyorum, emin olun o da biliyordur.

Evet, kamu malları yağmalanıyor, doğa rant için geri dönüşsüz bir biçimde tahrip ediliyor, işsizlik var ve asgari ücret açlık sınırının altında. Yetmez mi? Hayır. Kadınlar katlediliyor, çocukların ırzına geçiliyor, bozuk gıdayla hasta edilip tedavi olamıyoruz. Tamam mı? Hayır. Bütün bunlara mevcut siyasal iktidar sebep oluyor. Pekala, bitti mi? Evet. Ha bir de unutmadan, İstanbul depreminde hepiniz öleceksiniz. Eh, oldu, teşekkür ederiz. Ne demelerini bekliyorsunuz? Hadi söylenecek bir kaç şey bulunur ama asıl ne yapmalarını bekliyorsunuz tarif ettiğiniz bu çok akıllı, bilimsel ve solcu doğrular karşısında?

Benim aklıma bile sadece üstüne bir sigara yakmak gelebildi; onların “Biz Reis’i seviyoruz, nasıl olsa gelecek zarar, bari ondan gelsin, son Müslüman Türk devletini küresel güç yaptığımızda bu dertler bitecek, ölünce de cennete gideceğiz” demelerine niye bozuluyorsunuz? Hem Reis’e itaatin tatminini hem de tekelinizde görünen aklı, bilimi, yasayı, ahlakı ihlal etmenin çifte keyfini hafife almayın. Bu nedenle: “Hem itaatin hem de ihlalin keyfini sağa kaptırdık” diyor McGowan. Hiç değilse ihlalin keyfini geri almak zorundayız. Hatırlatmak isterim ki teoride onların muhafazakâr olması gerekiyordu; çılgın, imkânsızın peşinde, ihlalden korkusuz olan da bizdik. İşte halkın avukatlığının bizden beklediği bu itibarın geri alınmasıdır.

Grev çadırlarına gideceğiz, morgların önüne, fakülte boykotlarına, duruşma salonlarına, gecekondu yıkımlarına, barikatların arkasına, kuyrukların önüne. Onlarla birlikte mücadele ederken, onlardan “akıllı” olmanın değil, birlikte dövüşmenin, birbirine güvenmenin potansiyelini bir mücadele hattı örmek için eyleme çevirerek. Bir kere daha: Onlardan muğlak bir biçimde aldığımızı onlara belirgin bir biçimde geri vererek.

Onlar bizi seçtiği için değil, biz o “tarafı” seçtiğimiz için. Deli bu demek. Bizi tahrip edeni tahrip ederek, bizi kısıtlayanı ihlal ederek, bizi bağrına basanı tahkim ederek; akıllı diye övünmektense deli diye kınanıp, delimizin usludan yeğ olduğunu göstereceğiz.

En beğendiğiniz özelliğimin kısa konuşmak olmadığının farkındayım, ama gerçekten toparlıyorum.

Yoldaşlar,

Dünya üzerinde yalnız değiliz, dertlerimiz biricik değil. Yeni bir çağa dünya ile birlikte giriyoruz. Geçen yirmi beş yılda güçlü enternasyonal bağlar kurduk, bundan sonra da hiç ihmal etmeden güçlendirmeye devam etmelisiniz. 24 Ocak Tehlike Altındaki Avukatlar Günü bu yıl Pakistan’a hasredildi. 2014-19 yılları arasında katledilen, ölümcül saldırılara maruz bırakılan, tutsak edilen onlarca Pakistanlı meslektaşımızla dayanışmalısınız. Onların bizim için yükselttiği sese, açtığı pankartlara, yaptığı açıklamalara vefa göstereceğinizden şüphem yok. Seslerini sesimizle birlikte duyurun, uzaktaki yoksulların avukatlarıyla da yoldaş olalım.

Zor zamanlardayız. Hapishanelerde açlık grevleri ve ölüm oruçlarıyla örülmüş bir direniş yılı geliyor. ÇHD kurulduğu günden bu yana yaşamlarını ortaya koyarak adalet arayanları hiç yalnız bırakmadı, önümüzdeki günlerde de bırakmayacağınızdan eminim.

Öyleyse,

Şan olsun geçmişini bugüne bağlayıp geleceğini kuranlara!
Şan olsun aynı örgütü dört kere kurmaktan yılmayanlara!
Şan olsun bu yolda katledilenlere, tutsak düşenlere, göçe zorlananlara!

Sesimin ünlemlerle yükseldiğine bakmayın. Metnin sonuna yaklaştıkça tedirginleştim; acaba nasıl imzalamam gerekir benim bunu diye? Örgütlerin onu oluşturan insanların dışında bir kişiliği oluyor herhalde. Tüzel kişiliği kastetmiyorum, ne bileyim, ondan daha güzel bir kişilik sanki. Belki biraz sevdalandığımız odur. Onun sayesinde, bir şeyler değişirken başka bazı şeylerin asla değişmeyeceğini biliyoruz; elli yıl geçse bile. İnsanlar gibi imzaların da kendisini yenileyene yer açmak üzere hareketlenmesi iyidir.

“Önceki ÇHD Başkanlarından” desem, hangi öncekiymiş bakalım o diye soran olabilir. “ÇHD Önceki Genel Başkanı” yazsam “Patlıcan Yoğurtlu Kızartması” gibi durdu.

Neyse, bulunacak artık bir şeyler.

Yoldaşlar, artık sizinle hasret giderdiysek, izniniz olursa bir de örgütümüzün güzel kişiliğine seslenmek isterim bitirmeden:

ÇHD, bir tanem, derdimin ortağı, gözümün ağrısı. Geçip gidiyor günler, seninle konuşmayı özlemişim, bakma bahanelerime, belki tedirginliğim ondandır. Bugün yanında olamasam da hep aklımda ve kalbimde olduğunu bil. Yirmi beş yıl olmuş tanışalı, uzun kış akşamlarında her bir anını düşündüğüme inan.

Elbette bahar gelecek. Havalar düzelsin, işlerini de kolaylarsan belki ziyaretime gelirsin. Bitmez gibiyse işler ki doğrudur hiç bitmez, canın sağ olsun. Olur da yolunu düşürebilirsen, unutma, kitap getir. Bir de;

“Günler sarmal bir yay gibi
Bunu unutma.
Bahar, annemizin yemenisindeki solgun çiçektir
Bunu unutma.
Seni ben her yerinden öperim
Beni, unutma”

Biz kazanacağız!

Her daim yoldaşınız.

*Silivri Kapalı Hapishanesi

Share Post