ÇHD Susmadı, Susmayacak!

 

ROJAVA’DA DEVRİMLE GELEN SİYASAL SİSTEM

             Av. Kazım Bayraktar

 

İlerici devrimci bir başarının ya da zaferin sahibi ezilen ulus olunca egemen ulus milliyetçileri ve sosyal şovenistleri hazım zorluğu çekerler, değersizleştirmeye çalışırlar. Hatta daha da ileri giderek kara propaganda tarzı yollara başvururlar. Rojava devrimi de bundan nasibini aldı.

 Rojava devrimi Türkiye solunun azımsanmayacak bir kesimindeki ulusalcı damarı bir kez daha gün yüzüne çıkardı. Kavramları çarpıtma pahasına neler söylenmedi ki. Onların ruh halini çok güzel anlatan bir yanıt da anonimleşti: “Rojava neden Kürtsün ki Latin Amerika’da bir kasaba olsaydın”, Türkiye solunda seni bir devrim olarak görüp sahiplenmeyen kalmazdı.

 IMG_8705Rojava’da gerçekleşen tarihsel-toplumsal dönüşümün bir devrim olduğunu, “Rojav Devrimi İle Avukat Dayanışması”nın yerinde tespit ettiği somut gelişmeler üzerinden de vurgulamak için bir fırsat oldu bu yazının konusu.

 Genel bir tanımla, sınıflı insan toplumlarının tarihsel gelişimlerinde ileriye doğru, toplumsal-siyasal zor yoluyla gerçekleşen nitel dönüşüm ve sıçramalara devrim deniyorsa Rojava’da gerçekleşen de kavramın tam anlamıyla devrimdir. Hem siyasal iktidar yürüten güçler hem de iktidar/rejim biçimi silahlı zor yoluyla yıkılmış, yerini halk demokrasisi almıştır. Somut olarak ifade edersek Suriye devleti iç savaş sırasında çekilmek zorunda kalmış (“Suriye çekilmek zorunda kalınca Kürtler fırsatçı davranıp bir boşluğu doldurdular, bu nedenle bu bir devrim değildir” diyen sığ ve şovenist ön yargılı düşünceyi burada kaale bile almıyorum); egemenliğini silahlı zor yoluyla kaybetmiş; kaybedenin yerini almaya heveslenen ABD-AB emperyalizminin eseri olan gerici silahlı güçler, Kürtlerin ve diğer ezilen halkların hızla gelişen ortak silahlı mücadelesi ile birlikte ve ağır bedeller ödenerek geri püskürtülmüş ve bu ezilen halklar bölgesi emperyalizmin işbirlikçilerinden silahlı zor yoluyla temizlenmiştir. Engels’in o bilinen tanımıyla zor, devrimin ebesidir. Asıl sorulması gereken soru dünyanın gözü önünde gerçekleşen bu süreçte yıkılanın  yerine neyin, hangi güç ve araçlarla, kimler tarafından, nasıl inşa edildiği sorusudur. Devrimin varlığı ve karakteri de zaten bu sorunun yanıtında içerilidir.

 Rojava devrimini inkar edenlerin çoğunun ileri sürdükleri bahaneleri kazıyın altında gizli egemen ulus milliyetçiliğinin yanısıra Suriye faşizmine ve Esad’a olan hayranlığı görürsünüz. Bu hayranlığı zavallı bir işbirlikçi şu sözlerle ifade ediyor: “Rojava’da olan Suriye yönetiminin halkçı yanıdır. Kürt halkını Suriye’nin gerçek yerli halkı görmesinin sonucudur”  (Mihrac Ural). CB Erdoğan ve şürekasının en bariz gerçeklere rağmen gözlerimizin içine baka baka sürekli yalan söylemelerinin insanda uyandırdığı duyguya benzer duygular uyandıran bu lafların arkasında bir suç ortaklığının gizlenmesi telaşı vardır.

 Suriye ve Esad hayranı kimileri de “üretim ilişkileri ve sınıf yapısı değişmemiştir” gerekçesine sığınıp halk demokrasisi yerine “radikal demokrasi” yaftası yapıştırarak küçümsemeye çalışırken demokratik halk devrimi konusunda tam bir cehalet; PYD ve TEVDEM’i ABD işbirlikçisi ilan etmeye çalışırken de emperyalizm konususnda tam bir  sefalet sergilediler.

IMG_8759 Suriye faşizminin Rojava bölgesinde yıkılmasından, yerine ezilen halkların demokratik bir sistem inşa etmelerinden Suriye rejimi adına üzüntü duyanların Rojava’da yaşanan devrimi inkar etmeleri eşyanın tabiatına uygundur. Sırtını Rus emperyalizmine dayamış ve ondan aldığı güçle ezilen halklara ve emekçilere kan kusturan Suriye faşizminin kanlı, kirli yüzünü Rojava’nın ezilen halklarından ve bizzat yaşayanlardan dinlerken “aynı Türkiye gibi” diye düşünmekten kendimi alamadım ve dört gün içinde bu duyguyu defalarca yaşadım. Üçyüz bin Kürdün -“Suriye’nin gerçek yerli halkı”nın- nüfus kimlikleri ellerinden alınıp farklı bir kütüğe kaydedilerek kendi vatanlarında vatandaşlıktan çıkarılmalarının, vatandaş olmadıkları için çalışma ve mülk-gelir elde etme başta olmak üzere her türlü sağlık, eğitim ve insani yaşam hakkından yoksun bırakılmalarının, toplumsal yaşamın her alanında itilip kakılmalarının, ellerindeki arazilere bedelsiz el konulup yerine Araplar yerleştirilerek “Arap Kemeri” oluşturulmasının (tıpkı İsrail’in Filistinlilere yaptığı gibi), geri kalan arazilere üçten fazla ağaç ve bazı tarım ürünleri ekiminin yasaklanmasının, Arap Kemeri yeşerirken Kürtlerin yaşadıkları yerlerin çorak kalmasının, bu şekilde göçe zorlanarak asimile edilmelerinin, dilleri ve kültürleri ile birlikte yok sayılmalarının, çoğu Kürt yaklaşık 250 çocuğun bir sinemada Suriye kontrgerillası tarafından yakılarak öldürülmesinin, başta PYD üyelerine yönelik olmak üzere sayısız yargısız infaz ve işkence olaylarının, son örnek Qamışlı olmak üzere diğer katliamların faşist bir zulüm olduğunu anlamak için Rojava’ya gitmeye gerek yok kuşkusuz. Ancak yerinde görmek, görüşmelerimizde söz yeni ile eski arasındaki karşılaştırmalara gelince -dilin ağrıyan dişe gitmesi gibi- her seferinde Suriye rejiminin zulümünden örnekleri bizzat yaşayanlardan dinlemek insanda farklı bir etki yaratıyor. Suriye rejimine “küçük burjuva diktatörlüğü” diyerek bu kanlı faşizmi masumlaştırmaya çalışanlar, – Suriye’nin sınıfsal iktidar yapısını tartışmanın yeri burası değil, sadece neo-liberal politikalar, özelleştirmeler, dış borçlar yabancı sermaye yatırımları (emperyalist sermaye ihracı), Şam borsası gibi, hiç de “küçük” olmayan burjuvaziden bahsetmek yeterlidir- küçük burjuvazinin başta naziler olmak üzere Avrupa’nın faşist diktatörlüklerine nasıl taban ve kadro kaynağı olduklarına iyi bakmalıdırlar. Küçük burjuvazi işçi sınıfının ya da ezilen halkların saflarına çekilemediği koşullarda sınıfsal karakteri gereği her zaman faşizme yedeklenmeye yatkın bir sınıftır.

IMG_8846 ABD işbirlikçiliği ile suçlamada sergilenen idolojik-politik sefaletin ortak argümanı “emperyalistler boşuna yardım etmezler” sığlığıdır. “Yardım”ın karşılığının ne olduğu sorusuna, suçlamayı destekleyecek bir yanıt verememekten doğan bir sıkıntı da vardır bu sığılığın yanında. Ama asıl sorun emperyalizmi kapitalizmden soyutlayan, onu işgalci devlet politikalarına indirgeyen milliyetçi sapmadır. Emperyalizm Lenin’in bilinen tanımıyla “kapitalizmin en yüksek aşaması” ve özünde “sermaye ihracı”dır. Ve dünyanın bugünkü koşuollarında tutarlı anti-kapitalist olmadan tutarlı anti-emperyalist olunamaz. Emperyalizmle işbirliği, (sermaye ihracı ve sömürü asıl amaç olmak üzere) ekonomik, siyasal, askeri vb. alanlarda stratejik ortaklık zemininde gelişir. Konumuzla bağlantılı örnek vermek gerekirse Rus emperyalizmi ile Suriye devleti, ABD-AB ile diğer Arap devletleri arasındaki ilişki tam da böyle bir işbirliği ilişkisidir. ABD’nin YPG’ye silah desteği ise işbirlikçilik temelinde değil; ABD’nin giderek oyun kurmakta zorlandığı Ortadoğu’da geliştirdiği stratejik hesaplarını altüst etmekte olan -eski piyonu- İŞİD’i kontrol altına alma ihtiyacı ile, Rojava bölgesinde ezilen halkları acımasızca katlederek soykırım başlatmış olan aynı düşmana karşı varlık yokluk savaşı veren ezilen halkların silah ihtiyacının çakışmış olması temelinde gelişen taktik ve sınırlı bir destektir. Bu desteğin siyasal bilinci gelişmemiş bazı ezilen halk kesimlerinde -ağır savaş koşullarının psikolojik etkisiyle de- yarattığı önemsenmeyecek ölçüde sınırlı sempatiyi işbirlikçiliğin kanıtı olarak kullanmak ise sosyal şovenizmin politik sefaletinin bir başka göstergesidir. Özellikle savaş süreçlerinde, belli bir düşmana karşı haklı ve devrimci bir savaş yürüten güçler, önemli ve tayin edici sıkışma durumlarında ya da zafere hizmet edecek fırsatlar söz konusu olduğunda veya düşman kampın içindeki çelişkileri kullanarak stratejik hesaplarını altüst etmek amacıyla vs.,  varsa koşulları, o süreçte doğrudan savaş halinde olmadığı başka bir düşman ile taktik hesap ya da destek ilişkileri geliştirebilirler. Bu tür ilişkiler ve belli koşullarla sınırlı geçici anlaşmalar tarihte yaşanmış ve bundan dolayı emperyalizmin işbirlikçisi olmak bir yana, geçici anlaşma/taktik ilişki kurulan emperyalist güçlerin de nihai yenilgisi hazırlanmıştır. (Örneğin; ikinci emperyalist paylaşım savaşı ve Nazi Almanyası’nın Sosyalist Sovyetlere saldırısı göstere göstere gelmekte iken Sovyetler ile Almanya arasında imzalanan -ABD, İngiliz, Fransız emperyalistlerinin Almanyayı Sovyetlere saldırtmak başta olmak üzere, tüm hesaplarını altüst edip Sovyetlere çok değerli iki yıl kazandıran- saldırmazlık paktının Alman emperyalizminin nihai yenilgisinde oynadığı rol gibi.)

 IMG_8740Rojava’da Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı silahlı bir mücadelenin sonunda zor yoluyla alınmış ve egemen siyasal sistem yıkılarak diğer ezilen halklarla birlikte kendi örgütlü güçleri aracıyla uygulamaya konulmuştur.

 Her devrimin karakteri ve izlediği yol başta sosyo-ekonomik yapı tarafından koşullandırılır. Rojava’da kurulmakta olan siyasal sistemin karakteri ile sosyo-ekonomik yapı arasındaki ilişki basit bir gözlemle anlaşılabilecek kadar belirgindir. Bu nedenle Rojava’nın sosyal ve ekonomik yapısı hakkında bazı temel gerçeklikler gözetilmeden Rojava devrimini doğru kavramak olanaksızdır.

 Ekonomik yapısı, tarıma, küçük ölçekli ticaret ve imalata dayanan, sosyal yapısında feodal geleneklerin ağırlığını önemli ölçüde koruduğu geri bırakılmış bir Suriye coğrafyası Rojava. Mezopotamya Hukuk Akademisinde sohbet ederken bir akademi çalışanı  (Türkiye cezaevlerinde uzun yıllar hapis yatmış) sosyo-ekonomik yapıyı kısaca şöyle ifade etti:

 “…burada ücretli çalışan çok az yani yüzde on ya da beş gerisi küçük burjuva, tarımsal alanda çalışan, hayvancılık yapan bir toplum ağırlıklı olarak, işçi sınıfının belirgin olduğu bir toplum değil. Burada öyle sanayi de yok. Genel olarak küçük üretim, küçük esnaf, buralarda da çalışan işçi en fazla bir esnafta iki ya da bilemedin üç kişi daha fazla işçi olarak çalışan yer bulamazsınız. Geniş boyutlu komples yapıların da ne bir teknolojisi, nede üretim imkanı var. Çok az petrol çıkarılıyor. Onu da topluma dağıtmak için, çok ilkel tekniklerle mazot ve benzine dönüştürülüyor. Basit rafinerilerle yapılıyor bu işlem. Eskiden buranın rafinerisi Deroz’daydı. Buraya yakın, İŞID’ın kontrolünde, şimdi tahrip olmuş yok artık onlar.  Petrolü götürüyordun onlar dönüştürüyorlardı buraya getiriliyordu. Onlar yok artık. Petrol ticareti de yok. KDP el koymuştur…”

 Özellikle Rimêlan bölgesinde, Rojava’nın ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılayacak petrol yatakları var. Gelişmiş teknolojik olanaklar kullanılarak işlendiğinde ekonomik gelişmede önemli bir rol de üstlenebilir. Ancak öncelikle savaş ve ambargo nedeniyle koşullar henüz uygun değil.

 Bölgenin diğer önemli özelliklerinden biri de eski faodal yapıdan dönüşerek gelmiş, Yekitiya-Star temsilcisinin “geniş aile” olarak ifade ettiği oldukça yaygın ancak devrimle birlikte çözülmekte olan feodal ilişki ve kültürel yapıdır.

 Rojava devriminin kurmakta olduğu siyasal sistemin niteliği, ezilen halkların çoğu emekçi ve yoksul kesimlerden gelen siyasal önderlerinin öncülüğünde şekillenen temel iktidar kurumları yanında, kadın, aile, küçük mülkiyeti sınırlama politikaları, halk tabanından geliştirilen örgütlenme biçimleri vb. ile birlikte belirginleşmektedir.

 Siyasal Rejim Halkların Kardeşliğine Ve Eşitliğine Dayanıyor

 Rojava’da demokratik siyasal rejim, üç kantondan oluşan halkçı-demokratik bir sistem olarak inşa ediliyor.

 Rojava Demokratik Özerkliğinin hedeflenen ve filizlenmeye başlayan siyasal tabanı esas olarak komün adı verilen taban örgütlerine ve halk meclislerine dayanmakla birlikte yönetim erkini oluşturan üst yapıda Kürtlerin ve PYD’nin ağırlık taşıdığı farklı ulusal, dinsel kesimleri –kuşkusuz sınıfsal kökenlerinde bağımsız değil- temsil eden siyasetler ittifakı olarak şekilleniyor. Onları bir araya getiren temel etkenlerin başında çoğunun aynı sınıfa mensup olmaları geliyor. Farklı ulusal ve dinsel kökenden gelip halk demokrasisi kurmaya çalışan bu halk kesimlerinin büyük çoğunluğu emekçi, yoksul ya da gelir düzeyi oldukça düşük ve mülksüzleşmeye aday küçük mülk sahiplerinden oluşuyor. Aralarında sınıfsal açıdan bir uçurum yok.  Bu durum ırk, din, dil ve sınıf farklılığı gözetmeksizin toplumun tüm fertlerinin birlikte örgütlenmesi için uygun bir zemin oluşturuyor.

 Sistemin kuruluşuna önderlik eden tüm unsurlarda -azımsanmayacak bir kesiminde sosyalizmin etkisi var ancak esas olarak demokratik-halkçı bir perspektif hakim. Genel siyasal düşünce ve yorumlar Öcalan’ın düşünce ve kavramlarına sıkı sıkıya bağlı. PYD yöneticilerinden Hasan Koçer’in bir sorumuz üzerine verdiği yanıt oldukça samimi bir özettir : “Biz PYD olarak 2003 yılında kurulduk. O dönem BAAS rejiminin Kürtler üzerinde büyük saldırıları vardı. Rojava’da başka partiler de vardı ama bunların çalışmaları çok büyük değildi. Rojava Kürdistanı’nda Önder Apo’nun paradigması yaşam buldu. İlk defa bir partileşme olmuştu. Klasik bir parti çerçevesinde oluşmadı. Klasik partilerin amacı bellidir. İktidarı ele geçirmektir. Ama PYD’nin amacı halkçı bir sistem kurmaktı. Onun için 2003 yılında parti olarak örgütlenmeye başladık. Tabii ki çalışmalarını gizli olarak yürütüyordu.”

 Benzer bir söylem YPG temsilcisi (saha komutanı) tarafından silahlı örgütlenmenin yapısı üzerine bilgi verirken dile getirildi: “Rojava devrimi bildiğiniz gibi Önder Apo’nun felsefesi ve paradigması üzerine kurulmuştur. YPG/J de bu paradigma üzerine kurulmuştur. Devrimin başından bu yana önder APO’nun fikir ve felsefesi doğrultusunda kendini örgütlüyor, eğitiyor. Bu felsefe ve ideoloji temelinde kurulduğundan YPG bugün tüm halklardan ve tüm renklerden, Türkiye solundan olsun farklı etnik gruplardan olsun, özellikle kadınlar olsun, YPJ olsun bu devrimin en ön saflarında yer alıyor…YPG/J milliyetçi bir etnik grubun temsilcisi,  ordusu değildir. Rojava’daki tüm halkların, renklerin savunma gücüdür.”

 Farklı ulusal ve dinsel kesimleri halkların kardeşliği ve demokrasi temelinde bir araya getirme hedefinin soyut bir propaganda değil pratikte karşılığı olduğunu Başbakan Yardımcısı (Arap kökenli) ve aynı zamanda Ezidi kampının kuruşundan sorumlu Dr. Hüseyin Azem –yakın zamanda tanık olduğumuz- somut bir örnek üzerinden anlattı :

 “Sekizinci ayın başında ezidiler buraya akın etmeye başladı. YPG yolu açtı onları buraya getirmeye yardımcıoldu. Biz yolda üç nokta oluşturduk, onları karşılama noktaları. Cizre’de Rimelan’da. Günlük olarak 200 aracı toplayıp onların taşınması için. Günlük olarak 10-12 bin insanı getiriyorduk rojavaya. Demokratik özerklik yönetiminden bir grup, bir grup da TEVDEM’den oluşturduk. O işi biz yürütüyorduk. Rimelan’da bir hastane kurduk, onları karşılayacak bir hastane. Yaralılar doğum yapan kadınlar için. Gelen Şengal’lilerin tüm ihtiyacını karşıladık. Bize ulaşanlar 100 binden fazlaydı. Güney Kürdistan’a gitmek isteyenlere de araç temin ettik. İlk başta 3 ayda 12 bin kişi kaldı. Şu an 4 binden fazla Şengal’li var. Onların yanında Suriye’nin diğer kentlerinden gelen diğer mülteciler var. 2 aydır Irak’tan Rabia’dan gelen mülteciler de var. Şu an zaten biz kampın tüm ihtiyaçlarını karşılıyoruz. Durumları iyidir. Sorunları yok. Onlarla konuşmalarımızda birçok trajik konu anlattılar. Kadınların kaçırılması, kadınlara karşı yapılan kötü muamele. Bir çocuğu bulduk anası çölde ölmüştü. Onu hastaneye koyduk. 12 kişilik bir ailede bir kişi kurtulmuş. Anam kördü gelemezdi onu bıraktım geldim diyenler var. Birçok trajik olay yaşanmış. Tabi Suriye’de 3-4 yıldır savaş var, çatışmalar var, ancak Şengal’de Ezidi halkına yapılan aslında soykırımdır. O halkı kökten kurutmak istiyorlardı. Şunu istiyoruz, sesinizi sesimize katmanızı bu halka sahip çıkmanızı istiyoruz herkesten. Ben Türkiye’ye de gittim. Oradaki kampları da ziyaret ettim. Orada da ilgilenmişler.

 500 den fazla kadın rehine olduğunu söylüyorlar ancak çekiniyorlar. Biz onları karşılarken mülteci olarak karşılamadık. Kendi halkımız toplumumuzun bir parçası olarak karşıladık, dinlendirmeye çalıştık. Yine de dönüp şengali kurtarsınlar. Birçok kişi YPG’ye katıldı. Bu şengal kurtuluş birlikleri YPG’de. Onlar kendi kendilerine örgütleniyorlar. Kampta kendilerini örgütlemişler. Kendi okulları kendi kadın birlikleri var. Buradaki yönetime katılma olmadı. Biz şunu yapmak istemiyoruz, onların burda entegre olmalarını çok istemiyoruz. Kendi yerlerine kendi topraklarına dönmelerini istiyoruz. Şu an belki zordur. Bizim politikamız, yaklaşımımız onların Şengal’e dönmesini sağlamaktır.

Bu işlere bakanların yardımcısı ezidi. Turizm Bakanlığında da ezidi var.

Newroz kampına gelenler güney e gittiler, bir kısmı Türkiye’ye gitti. Şu an 4 bin kişi. Şu an Şengal’de dağda kalanların tüm ihtiyacı Rojava’dan karşılanıyor, çadır yiyecek vb.

Zaten Şengal Kürttür. Güney Kürdistan’ın bir parçasıydı aslında. Halk ne zaman dönerse onlar karar verir nasıl bir sistem oluşturacaklarına.” (Simultane çeviri)

Şengalliler nasıl bir sistem oluşturacaklarına savaşın içinde, katliamlardan geçerken karar verdiler. IŞİD saldırısı başladığında Barzani’nin peşmergeleri ezidilerin silahlarını da toplayıp kaçarken, Rojava demokratik özerkliğinin YPG/J güçleri onları kurtarmak ve korumak için kendilerini siper ettiler. Siper yoldaşlığından halkların kardeşliğine uzanan yolun gelinen aşamasında Şengal’liler yapılan referandumda, Barzani’nin tehdit ve karşı çıkışlarına rağmen kendi demokratik özerk kantonlarını kurma kararı verdiler.

Bir başka örnek; Barzani yönetimi, ENKS üzerinden Rojava’ya bir öneride -daha doğrusu kışkırtmada bulunuyor, “Arap Kemeri”ndeki arapların ellerinde bulunan toprakların tekrar kürtlere -eski sahiplerine- verilmesini istiyor. PYD ve kanton yönetimleri, bunun mülkiyet kavgası üzerinden halklar arasında ırkçı bir savaşa yol açacağı, geliştirilmeye çalışılan kardeşliğe darbe vuracağı gerekçesiyle öneriyi reddediyorlar.

Arap kesiminde huzursuzluk olup olmadığı, pratikte nasıl bir politika izledikleri konusunda sorduğumuz soruya Yikitiya-Star temsilcisi bir örnek üzerinden şu cevabı verdi:

Benim gittiğim yerde Haseke’de, meclis oluşturacaktık, seçimler oldu. Yani mahallenin önemli oranda sahipleri Araplar. Fakat seçimler olduğunda meclis yönetimine Arap kadınlardan birkaç katılım oldu. Yönetim için diyorum. Ama  eşbaşkanlığın ikisi de Kürt çıktı. Mahallede ağırlıklı olarak Araplar yaşıyor ama seçimde eşbaşkanlığa Kürtler çıktı. Tabi demokratik bir seçimdi, açık yani kendileri oy vermiş. Biz öyle tahmin ettik, çekinmiş olabilirler. Eskiden Baas vardı şimdi Kürtler var diye. Sadece Kürt kadınına değil, erkeğe de oy veriyor. Şimdi Kürtler hakimdir, kızdırmayalım onlara oy verelim gibi öyle bir psikolojinin var olduğunu anladık. Biz buna müdahale ettik, bu dedik doğru değil. Arapların ağırlıklı olduğu bir yerde yönetimin Kürt çıkması yanlıştır. Biz görüş belirttik, bize göre bu doğru değil. Seçilen eşbaşkanlara dedik, biz bu olayı yanlış uyguluyoruz, siz ne diyorsunuz? Dediler heval biz çekilelim ya da birimiz çekilelim. Bunu Kürtlerden biri söyledi, dedi ki, çekileyim dedi, bir Arap girsin. Dedi ben çekileyim, en yüksek oyu alan Arap Eşbaşkan olsun yeniden seçim yapalım o girsin. Biz görüşümüzü sunduk meclise, biz dedik, biz bunu yanlış buluyoruz. Bu kadar Arabın olduğu bir yerde, yönetimin Kürt çıkması, doğru değil, o yüzden seçilen eşbaşkan kendisini geri çekti. Biz bir Arabın olmasını daha doğru buluyoruz. Ne diyorsunuz? Şok oldular, ama gerçekten şok oldular ve çok etkilendiler. Zaten o Arap şeyh seçildi zaten. Çok mutlu oldular. Sanırım hani bir güven zemini oluştu.”

Yüzyıldır ırk ve din düşmanlığı yaratıp körükleyerek ezilen halkları, işçileri, emekçileri birbirine düşman eden, demokrasi ve özgürlük bilincinin gelişmesini en başta bu politikalarla engelleyen kapitalist-emperyalizm, onların Ortadoğu’daki işbirlikçi egemen sınıfları ve devletlerine karşı, halkların kardeşliğini sağlayacak bir demokrasi ve özgürlük mücadelesi, Ortadoğu işçi sınıfları ve komünistleri açısından asla hafife alınacak bir konu değildir. Rojava’da gerçekleşen devrimin somut koşullarını yakından gözlemlediğimizde bu devrimin halk demokrasisi yolundan ilerlemek zorunda olduğunu, sosyalizm mücadelesinin önünü açıcı bir rol oynadığını somut olarak gördük.

Rojava’nın sosyo-ekonomik yapısının ve bölgesel özelliklerinin mutlak bir biçimde tüm Ortadoğu için geçerli olduğunu iddia etmek kuşkusuz doğru değildir. Ancak ırk, dil, din, mezhep vb. farklılıklar üzerinden adeta halkların genlerine işlenmiş düşmanlık, hala etkin ve güçlü olan aşiret kültürü, kadınlar üzerinde ağır baskı; ırk ve din eksenli faşist rejimler Ortadoğu’nun önde gelen ortak özelliliklerinden biri olduğuna göre Ortadoğu enternasyonalizminin de temel konularından biri olmak zorundadır. Bu sorunu -üstelik sosyalizm adına- hafife alan, konuya mesafeli duranların sınıf mücadelesinde varacakları yer sol görünümlü sağ sapma, başka bir anlatımla işçi sınıfının ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarına doğru daralmış bir reformizm ve sosyal şovenizmdir.

Öte yandan Rojava’da inşa edilmekte olan halk demokrasisinin kapitalist mülkiyet ve üretim ilişkilerini doğrudan hedef almadığı, kesintisiz biçimde bu hedefe götürecek sosyo-ekonomik koşullara, işçi sınıfı öncülüğüne, örgütlenme biçimine ve programa sahip olmadığı da bir gerçeklik. Komün ve kooperatifleşme çabaları aslında bu gerçekliğin farkındalığına işaret ediyor. Bir yandan mevcut mülkiyete -halkların karşdeşliğini esas alan bugünün hassas koşulları gözetilerek- dokunulmazken, diğer yandan “sermaye birikimine izin vermeyeceğiz” söylemi devrime önderlik edenlerin dilinde oldukça yaygın. Yasaklama ve engle koyma dışında hangi araçlarla nasıl başarılacak belli değil. Bu durum Rojava devriminin en zayıf yanlarından –aynı zamanda Ortadoğu enternasyonalizmini bir an önce örgütleme zorunluluğunu ortaya koyan yanlarından- birini oluşturuyor.

Sistemin Kurucu Unsurları

Rojava’da devrimin siyasal öncülüğünü PYD (Partiya Yekîtiya Demokrat-Demokratik Birlik Partisi) ile TEVDEM (Tevgera Civaka Demokratîk- Demokratik Toplum Hareketi) yapıyor. Dolayısıyla yeni toplumun ve siyasal rejim sisteminin inşasında bu iki yapı önde gelen öneme sahip.

PYD

15 Ocak perşembe akşamı geç saatlerde, PKK ile aynı ideo-politik mücadeleyi Suriye topraklarında yürüten PYD’yi, yöneticilerden Hasan Koçer, Şiya ZAXO ve Awaz Sıleman’dan dinledik. Günün yorgunluğunu hafifletecek güzel bir çay sohbetiydi aynı zamanda.

Hasan Koçer Rojava’da inşa edilmekte olan  sistemin öne çıkan iki hassasiyetini “Rojava Devriminin esas aldığı şey, kurumsallaşma ve hukuk oluşturmadır. Bize karşı hukuksuzca ahlaksızca yürütülen savaşa rağmen ahlak ve hukuk çerçevesinde kalarak savaşıyor, direniyoruz…” diyerek açıkladı. Onu bu açıklamaya iten şey, bölgede emperyalizmin ve sürekli saf değiştiren işbirlikçilerinin -başta DAİŞ olmak üzere-  kirli ve insanlık dışı bir savaş yürütmeleriydi. Buna karşı haklı bir savaş yürütürken bir yandan da halkların kardeşlemesi için demokratik bir sistem kurma mücadelesi veriliyordu. Bu açıklamadan sonra -bu arada Suriye hayranlarının kulakları sızlasın- bize Suriye rejiminin faşist zulmü eşliğinde PYD’yi anlattı:

“Biz PYD olarak 2003 yılında kurulduk, o dönem BAAS rejiminin Kürtler üzerinde büyük saldırıları vardı. Rojava’da yine başka partiler vardı ama bunların çalışmaları çok büyük değildi. Rojava Kürdistanı’nda Önder Apo’nun paradigması yaşam buldu. İlk defa bir partileşme olmuştu. Klasik bir parti çerçevesinde oluşmadı. Klasik partilerin amacı bellidir. İktidarı ele geçirmektir ama PYD’nin amacı halkçı bir sistem kurmaktı. Onun için 2003 yılında parti olarak örgütlenmeye başladık. Tabii ki gizli olarak çalışmalarını yürütüyordu o zaman BAAS rejiminin çok ciddi baskıları vardı parti üzerinde. Zaten ondan bir yıl sonra 12 Mart olayları oldu.  Martta PYD’ye yönelik çok ciddi saldırılar oldu. O dönem PYD’nin birçok üyesi de tutuklandı. Hatta o dönem parti meclisinde Bawe Cudi vardı, işkence sonucunda şehit düştü. O da PYD meclisinin üyesiydi. Nazya Keçê vardı, o arkadaş da Efrîn’de yakalandı, şehit mi düştü, halen bir bilgimiz yok. Kadın arkadaştı. O zaman devletin çok baskısı oldu PYD üzerinde. O dönemler hem devlet tarafından, hem de diğer partiler tarafından PYD’ye dönük komplike saldırılar vardı. 12 Mart olaylarının sorumlusu olarak partimiz gösterildi. O dönem anti propagandalar yapılı, dışarıdan geldiğimiz, Suriye’nin huzurunu bozmaya çalıştığımız iddia edildi. Devlet bize yöneldi ve çalışamaz duruma sokmaya çalıştı, baskı altına almaya çalıştı.

Biz İkinci kongremizde buradaki çalışmamızı Rojava KCK sistemi şeklinde örgütlemeye çalıştık, öyle bir karar alıp çalışma yaptık. Karar sonucunda çalıştık ve birçok kurum kurduk. Kurumlarımız da devlet saldırılarından kaynaklı çok aktif çalışamadı, bundan dolayı çok ilerleyemedik. Sadece halkı savunma temelinde kalmıştık. Birçok üyemiz tutuklandı, şehit düştü. Mamoste Osman PYD üyesiydi şehit düştü. 18 Şubat 2008’de. İşkence sonucu. Parti çalışmamızın çok ilerlememesi için bu yönlü saldırılar vardı. O dönem rejimin siyasi partiler kanunu yoktu. Mevcut partiler BAAS rejiminin bir parçasıydı. Devlet sürekli bir şekilde Kürtlerin siyasi mücadelesinin gelişmemesi çalıştı, baskı yaptı ama diğer taraftan halkın örgütlenme ısrarı vardı. Bu da zaten 2004’te çıkan bir isyana yol açtı, baskı nedeniyle. O baskılar tüm Rojava’da ulusal bir bilinç, ruh oluştu. Qamişlo’da başladı, ama Dêrik, Hasekê, Halep hatta Şam’da karşılığını yankısını buldu. Bu böyle devam etti, ta ki, devrime kadar. Savaş başlayınca tespit ettik ki, daha önce de düşündüğümüz KCK sistemini artık yaşama geçirebilirdik. Fırsat doğmuştu, baskılar azalmıştı, artık Suriye devleti kendi sorunlarıyla ilgileniyordu, üçüncü bir yolu esas aldık. Zamanında bu adımı attık, daha erken veya daha geç adım atsaydık kötü sonuçlanabilirdi. Devlet sisteminin zayıfladığını gördük ve bu fırsatı değerlendirdik. Ve o fırsatı bulur bulmaz üçüncü yolu pratikleştirdik. Tabii Rojava devriminin başında meşru bir sistem olan demokratik özerkliği savunduk. O zaman bir bildiri şeklinde tüm kamuoyuna duyurduk. Ona göre çalışmalarımızı yürüttük. Rojava için üç esas temelinde örgütlendik. Birincisi siyasal bir sistem örgütlemeliydik, bu demokratik özerklikti. İkincisi savunma sistemi oluşturmalıydı. Üçüncü olarak da toplumu örgütlemeliydik. Buna bağlı olarak ekonomik anlamda bu esaslar çerçevesinde mücadele ettik. Rojava devrimi başında bazı zorluklar yaşadık. Çünkü dışarıdan bize dönük saldırılar vardı, sürekli bizi karalama kampanyaları yürütülüyordu, sürekli sisteme bağlı olduğumuz propagandası yapılıyordu. Birçok TV ve kesim bu propagandayı yapıyordu. Biz ise kendi siyasetimize güveniyorduk. Çünkü biz demokratik toplumu ve demokratik siyaseti esas alıyorduk. Bu nedenden dolayı toplumu örgütleme konusunda kendimize güvenimiz vardı. Daha sonra bu örgütlenmelerimiz ilerleyince, ilk başta komünleri ve meclisleri örgütledik ve sonra da demokratik özerk sistemi kurduk. Tabii ki kolay olmadı, dışsal askeri saldırılar oldu. Tabii DAİŞ saldırılarından önce de saldırılar vardı. ÖSO diye kendilerini adlandıranların da saldırıları oldu. Basından da görmüşsünüzdür. Serêkaniyê’de Tilkoçer’de DAİŞ değil El Nusra’ydı saldıran. Tabii bu saldırılardan anladığımız şuydu, Rojava Devrimi’ni bitirmek isteyen aslında hem Türk hem de Arap milliyetçileriydi. Türk ve Arap şovenizmi. DAİŞ’i de aynı şekilde değerlendiriyoruz. Sadece DAİŞ kara elbise giymiştir.

2013’ten bugüne kadar yaklaşık 1500’ü aşkın şehit verdik, 2000-3000 insanımız yaralandı. Devrimi savunmak için bedel ödendi. Suriye’de diğerleri başarıya ulaşmadığı için bizim kurduğumuz sistemin meşruiyeti tüm dünyada yavaş yavaş görünmeye başladı. Hem Arap şovenizmi, hem Türk şovenizmi Kürtlerin bir statü sahibi olmasını istemiyor. Hep sistem hakkında konuştum, şimdi de parti sisteminden bahsetmek istiyorum.”

Bu sırada PYD yöneticilerinden Şiyar Zaxo söz alarak şu ilginç açıklamada bulundu:

“Bir noktaya değinmek istiyorum. Devrim süreci başlamadan Suriye ve diğer Arap ülkelerinde Türk dizileri çok fazla yaygınlaşmaya başladı. Erdoğan’ı Selahattin yaptılar. Özellikle Davos çıkışı… Sanki İsrail’e karşı duran tek insan gibi gösterildi. Sonra mavi Marmara olayı yaşandı. Türkiye bütün Ortadoğu için bir model olarak gösterilmeye çalışıldı. Bundan dolayı Tunus’ta, Libya’da, Mısır’da devrim başladığında, Türkiye tüm gücüyle müdâhil oldu. Gerçek anlamdaki bu halk devrimi ise (Rojava’yı kastediyor) medya aracılığıyla tasfiye edilmek istendi. Daha çok medyada Katar’ın Suudilerin desteklediği gruplar ön plana çıkarıldı. Aynı saldırı bize karşı da oldu, ancak biz direndik ve tasfiye olmadık. Onlar kapitalist medyanın etkisi altında girdi. Sanki Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye tarafı olmayan muhalif güçler, devrimci değilmiş gibi gösterilip tasfiye edilmeye çalışıldı, rejim gücü gibi gösterildi. Suriye örneğini verdi arkadaş. İlk başta muhalif gruplarla görüştük, tartışmalar yürüttük. Rejime karşı nasıl bir mücadele yürütmeliyiz konusunda tartıştık. Bu tartışmalar sonucunda bize ne söylendi: eğer Türkiye bize yardım etmezse, silah vermezse, lojistik destek sağlamazsa başarıya ulaşamayız. Hatta onların kampında Türk subayları vardı, eğitiyorlardı. Bize onlar subay değil, birer melek diyorlardı. Ancak onlar bizi özgürleştirebilir, kurtarabilir. Ve bu yolla Suriye devrim güçlerinin hepsi (emperyalizmin işbirlikçisi silahlı güçler ortaya çıkmadan önceki Suriye ayaklanmasına katılan güçleri kastediyor) tasfiye edildi ve devrim kapitalist sistemin hizmetine sokuldu. Bu noktaya değinmek istedim.” (Simultane çeviri)

TEVDEM

Sistemin demokratik halkçı karakterini en iyi yansıtan siyasal yapı TEVDEM’dir desek yanlış bir tespit yapmış olmayız. PYD nasıl PKK ile benzer ideopolitik mücadele hattına sahipse TEVDEM de KCK ile paralel bir mücadele yürütüyor. Yapısal özellikleri de benzer. PYD yöneticisi Hasan Koçer arada sorduğumuz soruları da yanıtlayarak TEVDEM’i şöyle özetledi:

“Biz TEVDEM şeklinde örgütleniyoruz. TEVDEM, KCK sistemi gibidir. Biz de 6 siyasi parti olarak TEVDEM içerisindeyiz. Siyasi alanda yer tutuyoruz. Biz TEVDEM’in demokratik siyasetini temsil ediyoruz. Birçok kurum kuruluş var TEVDEM içerisinde. Biz de demokratik siyasetin gelişmesi için TEVDEM içerisinde siyaset yürütüyoruz. Toplum içindeki örgütlenmemiz meclis esaslıdır. Her şehirde bir meclis var ve bu meclislerin birleşimi genel meclisi oluşturuyor. Bu meclis içerisinde de komiteler oluşturulmaktadır. Bu şekilde halk içinde örgütlenmemizi gerçekleştiriyoruz. Şimdi bir siyaset akademimiz de var. Demokratik siyasetin kadrolarını yetiştirmeye çalışıyoruz. Şimdiye kadar 12 devre bitirdik ve devam ediyor. Yani siyasal çalışmalarımız genel olarak bu şekildedir.

Başta 15 günlük devreler şeklinde eğitim verdik. Derslerimiz genelde Önder Apo’nun savunmaları çerçevesinde ve ağırlıklı olarak 5. Savunma çerçevesindedir. Tabii dersler var ama ayrıntıya girmek istemiyorum. Partinin sistemi nedir, partinin kadrosu olmak nedir, nasıl olmalıdır şeklindedir. Demokratik siyaset yürütecek biri nasıl olmalıdır, zihniyeti nasıl olmalıdır şeklindedir. Tabii bizim planlamamız bu süreyi artırmak, 1 ay olsun diye düşünüyoruz ve daha da artıracağız…”

Hasan Koçer’e KDP ve Barzani ile ilişki ve çelişkiler konusunda sorular da sorduk:

“Bu noktaya değinmek istemiyordum aslında. Başta Hewlêr İttifakı vardı, birlikte çalışma esasına dayanıyordu. Tabii o dönem Türkiye direkt müdahale etti, Davutoğlu hemen Bakur’a geldi, bu birliği bozmak için. Derhal müdahale etti. Biz parti olarak onlarla çalışmak istiyorduk. Çünkü bizim sistemimiz klasik bir parti sistemi değil, iktidarı tekelimize almak gibi bir amacımız yok. İnancımıza göre bu yönlü düşünen partiler başarıya ulaşamayacaktır. Toplumsal olmayan partiler, toplumsal bir sistem kuramazlar. Her şeyi kendi elimize alıp kendimize bağlayalım diye bir yaklaşımımız olmadı. Koalisyon güçlerine dayanıyordu ENKS ve başka bir yol öngörüyordu, biz bunun Kürtler açısından doğru olmadığını gördük. Meşru değildi. Projesi yoktu, federasyon istiyoruz diyorlardı ama buna dönük bir çalışmaları yoktu. Umutlarını dış güçlere bağlamışlardı, dış güçler onlara yardım edecekti ve o şekilde Rojava’da kendi hâkimiyetlerini kuracaklarına inanıyorlardı. Tabii ki birçok yanlış girişimleri oldu. Kürtler ve Araplar arasında çelişki yaratmaya dönük çabaları oldu. Bu yönlü politikalar sürdürdüler. Eleştirdik. Bu yolu bırakın, dedik. Kürtler ve Araplar arasında ihtilaf yararımıza değil dedik. Kurulan koalisyon Kürtlere hizmet etmiyordu. Şimdiye kadar Kürtlere ilişkin bir şey söylememişlerdi. El Nusra’nın Kürtlere yönelik saldırıları olduğu zaman, onlara devrimci diyorlardı. Bize de haksız diyorlardı. Onlarla tartıştık, yaptığınız yanlış dedik. Sonra Kobanê direnişi gelişti. Kobanê direnişi sonucunda da aslında Kürt direnişinde birlik sağlandı. Kürtlerin birliği gösterdi ki, ulusal birlik sağlanmalıydı ve sonuçta Duhok görüşmeleri oldu. Yalnız bizim asıl amacımız bununla sınırlı değildir, Kürt ulusal kongresinin toplanmasını istiyoruz. Duhok sonrası Qamişlo’da ayrıntıların tartışılacağı bir toplantı gerçekleşti. Bir ay boyunca onları bekledik. Üye çıkarmayı başaramadılar. ENKS kendi içinden üye çıkaramadı. Koltuk kavgasına düşmüşlerdi. Bir kısmı 2, bir kısmı 3 üyemiz olsun diye tartışıyorlardı. En sonunda 12 üye çıkardılar. İlk toplantı yapıldı. İlk toplantıda, Duhok antlaşmasına göre 12 temsilci TEVDEM’den, 12 temsilci ENKS’den, 6 temsilci de bağımsızlardan olacaktı. TEVDEM içerisindeki altı partiden üyeler katıldı. Seçim yapıldığında, 6 kişiyi seçmek için seçim yapıldığında, onlar üç kişi bizden olur, 3 kişi TEVDEM’den olur diye düşünüyorlardı. Ama seçim sonucunda, ne bize ne de onlara bağlı, bağımsız şahsiyetler seçildi. Sonuç üzerine, hepsi size bağlı, iddiasında bulundular. ENKS’den 3 parti, TEVDEM’i destekledi iddiasıyla ihraç edildi. Ancak biz bu ittifakın başarıya ulaşmasını istiyoruz, daha tartışmalarımızı sürdüreceğiz. Bu ittifakın başarıya ulaşmasını amaçlamaktayız. İkinci toplantıda ENKS’den atılan bu üç parti gündeme geldi. Siyasi meclisten çıkacak mı, kalacak mı tartışmaları oldu. 30 kişilik meclisten… 30 kişi Rojava’nın siyasi iradesi olacaktı. Tartışmamız sürüyor.

Siyaset yapıyoruz ve bütün kesimlerle yapıyoruz. Siyaset, menfaat ilişkisine dayanır. Bugünden itibaren parti adına değil, demokratik özerklik adına siyaset yürüteceğiz. Amacımız Rojava Devrimini, Suriye Devrimi yapmaktır…

Eksiklikleri olsa da akıbetinin diğer devrimler gibi olmaması için mücadele yürüteceğiz. Eğer hedefin temizse, araç ve yönteminin de temiz olması gerekiyor. Bundan dolayıdır ki, emperyalist sistem bu devrimin gelişmesini istemiyor. Tabii Amerika, Barzani anlayışına destek veriyor. Şengal’de başarısız olunca, o zaman İki tarafı birbirine yaklaştırmak istedi. Bu yönlü bir istekleri vardı. Şengal olayı da gösterdi ki, Barzani siyasal bir güç olarak Amerika açısından yetersizdir. Biz devrim tarafı olarak kendimizi savunuyoruz. Biz uluslararası anlamda da siyasi mücadele yürüyoruz. Klasik sistemler topluma cevap olamıyor. Ondan dolayıdır ki, toplum artık yavaş yavaş devrim çerçevesinde örgütleniyor. İki noktayı esas alıyoruz, devrim zihniyetini örgütlemek ve toplumu örgütlemek. Demokratik ulusu şimdi geliştirmek istiyoruz. Şimdi de dünyada yeni bir model olarak tartışılan, öne çıkan model budur. Bize şimdi, uluslararası güçlerin güçlü saldırıları oluyor. Biliyoruz ki, DAIŞ kapitalist modernitenin bir parçasıdır ve bu devrimi boğmak istemektedir. Ancak gördüler ki, DAIŞ onların denetiminden çıkıyor ve bundan dolayı DAİŞ’e karşı bir koalisyon oluşturdular. Gördüler ki, DAIŞ’e karşı en fazla direnen bizim hareketimiz. DAIŞ nereye gitmişse orayı yakıp yıkmıştır. Buna karşı direnen bu üçüncü hat, üçüncü yoldur ve inanıyoruz bu yol ilerleyecektir. Çünkü Kobanê’de, Serêkaniyêde bu hat sadece silahlarla savunulmadı. Sadece şununla direndik: Demokratik ulus paradigması çerçevesinde savunduk, bu direniş demokratik ulus direnişidir. Silah değildir. Çünkü bizim silahlarımız onların silahları kadar değil ve teknolojileri daha üstün. Kürtlerin durumunu Kobanê direnişinden önce ve sonra olarak değerlendirmek gerekiyor. Ne savaş da ne siyaset de eskisi gibi olmayacak, siyaset de savaş da yeni tarzda yürüyecektir. Artık Kürtlerin önü açılmıştır, diplomatik açıdan, ilişkiler açısından. Kürtler diplomatik açıdan ne kadar güçlü çalışma yürütürsek, sistemi ne kadar örgütleyebilirsek dünyaya sesimizi daha iyi duyurmuş olacağız. Son olarak şunu söylemek istiyorum: Az önce söyledim arkadaşlar, ne şekilde örgütlendiğimizi, ne şekilde direndiğimizi…

Devrimin (Suriye muhaliflerini kastediyor) anlayışında bir sorun vardı. Topluma sırtını dayamayan bir devrimdi. İlk başta halk ayağa kalktığında, biz iyi dedik, Suriye’de devrim başladı dedik. Fakat sonra devrim rayından çıktı. Tunus’ta da Mısır’da da Libya’da da rayından çıktı. Tarihteki örneklerini de biliyoruz. Mesela Fransa devrimi, arkadaşlar biliyor, devrimi gerçekleştiren herkesin başı kesildi. Kim kesti, kapitalist sistem. Bugün aynı kapitalist sistem yapay bir muhalefet oluşturuyor ve onlar da devrimi geriletiyor. Bundan dolayı dedik ki, devrim konusunda kendimize güvenmeliyiz. Ve topluma dayanmalıyız. Toplumun doğası nedir. Bir toplum siyasi olmalıdır, toplum ahlaki olmalıdır iki, üç toplum demokratik olmalıdır. Bu temelde başladık. Diğer devrimlerin başarısız olmasının sebebi, bu üç noktada hata yapmalarıdır. Bundan dolayıdır ki biz toplumu siyasileştirme, ahlakileştirme ve demokratikleştirmeyi esas aldık. Devrim anlayışında bir düzeltmeye gitmek gerekiyor…” (Simultane çeviri)

Sorularımıza Şiyar Zaxo’dan da yanıtlar aldık:

“İlk başta 2010-2011’de ENKS kurulduğunda, sürekli PYD’yi ENKS dışında tutmak istediler (Türkiye Hükümeti’ni kastediyor). ENKS içinde 16 parti vardı. PYD’yi bu 16 partiden biri olarak görmek istediler. Sonuçta ENKS’yi yönetecek olan Barzani’ydi, KDP çizgisiydi. PYD’yi teşhir etmek istediler. Sanki devrimin dışında kalmış gibi, rejimle hareket ediyormuş gibi… Anti-propagandalar yapıldı ve bu Bakur’a bağlıydı. Ancak PYD yılmadı. Sistemini kurumsallaştırdı, mücadelesine devam etti. Bunun sonucunda iki güç ortaya çıktı: ENKS ve TEV-DEM. ENKS daha çok kapitalist güçlere bağlıydı. Projelerini kapitalist sistem hazırlıyordu. Rojava’da ve Suriye’de iki zihniyet çatışması var: Kapitalist sistem ve buna karşı demokratik ulus zihniyeti. Sonuna kadar inancımız var ki, demokratik ulus zihniyeti sadece Rojava’da değil tüm Ortadoğu’da başarıya ulaşacaktır. Kobanê’de bu ispatlanmıştır, Araplar şehit düştü orada, Türkiye’den gelenler şehit düştü, Avrupa ve Amerika’dan gelip savaştılar. Şunu diyebiliriz ki, Kobanê, tüm Ortadoğu için bir numune gibidir.

Arkadaş zaten çok ayrıntılı konuştu. Esas oluşturmak istediğimiz sistem komünal ekonomidir. Demokratik ulus sisteminde özel mülkiyete karşı değiliz. Ancak özel mülkiyet toplum zararına olmamalıdır. Böyle olacaksa olsun. Sermayeye dönüşecekse biz buna karşıyız.

ÖSO bileşenlerinin hepsi aynı fikirde değil. Türkiye’ye bağlı olanlar var, olmayanlar da var. Bazı bileşenleriyle ittifak yapıyoruz. Kobanê’de böyle bir ittifak sağladık. Halep’te de aynı ittifakı kurmuştuk. Devrimin başında Halep’te ÖSO içindeki bazı birliklerle ittifak gerçekleştirdik. Hepsi Kürt değildi, Arap vardı, Türkmen vardı. Komutan Türkmendi. El Ekrat Cephesi ve YPG/YPJ birlikte hareket etti. Cerablus, Azaz’da birlikte hareket etti. Hem rejime karşı, hem Türkiye’ye bağlı çetelere karşı birlikte mücadele yürüttü. Halen de bu ittifak devam ediyor. Suriye’nin Derzor’dan, Rakka’dan gelip demokratik özerklik sistemini inceliyorlar tartışıyorlar. Ve diyorlar ki biz de kendi şehirlerimizde bu sistemi uygulayacağız. Materyal istiyorlar, demokratik özerklik ve demokratik ulus konusunda. Gönderiyoruz. Sürekli ilişki içerisindeyiz.

Eksik bıraktığımız bir nokta vardı: PYD içinde kadının rolü. Onlar adına konuşmak istemiyorum, kendisi burada.

Şu anda Halep’te Türkmenler sadece YPG/YPJ içinde değil TEV-DEM içinde de temsiliyet sağlamış durumdalar. Özgünlüklerine göre Halep’te Türkmenler var ve ön plandalar. Mesela Cizîrê Kantonu’nda Türkmenler yok, Asuriler ve Araplar var, onlar ön planda. Bazı yerleşim yerleri var ki, tamamı Arap’tır, meclis olsun, komünler olsun… Bir bütün olarak tüm halklar bu sistem içinde yerini buluyor.”  (Simultane çeviri)

PYD’nin kadın yöneticilerinden Awaz Sıleman verilen cevaplara katıldığını tekrarlamayacağını ifade ettikten sonra kadınaların devrimdeki öncü ve örgütlü rollerini kısaca özetledi:

“Partinin genel çalışmalarında yer alıyoruz ayrıca kadınlar olarak özgün çalışmalarımız da var. Demokratik siyasetin kadınlar içinde ve halk içinde yayılmasını istiyoruz. Parti meclislerinde yer alıyoruz. Kadın meclisimiz de var. Aynı şekilde partinin genel yönetiminde de yer alıyoruz. Eğitimimizi de her hafta yapıyoruz. Genel çalışmalar içinde de yine aynı şekilde yer alıyoruz. PYD Akademisinde de… Özgün (kadın) akademisi de var. Şehirlerde komiteler şeklinde örgütleniyoruz. Tüm kadınları ziyaret ediyoruz. Ayrım yapmıyoruz Arap, Kürt, Süryani… Önder Apo’nun felsefesini halk içinde yaymak için çalışıyoruz. Parti çalışmalarımızla birlikte Yekîtiya Star içinde de bulunuyor, çalışıyoruz. TEV-DEM genel çalışmalar, Yekitîya Star kadınlara özgü çalışmalar.”…(Simultane çeviri)

PYD yöneticileri Rojava’da filizlenen sistemin hangi siyasal koşullarda ve kimlerin öncülüğünde, nasıl bir hat üzerinde biçimlendiği konusunda oldukça önemli bilgiler verdiler. Bunların çoğunu takip ettiğimiz yayınlardan da biliyorduk. Ancak o topraklarda, o pratiğin içinde yer alanların dilinden duymanın yarattığı etki farklıydı.

Her  demokratik halk devriminin aynı zamanda burjuva nitelik taşıdığının bilincinde olan marksistler bu devrimleri kendi özgün sınıfsal koşullarından koparıp, sadece sosyalist devrimi veri alarak eleştirmezler. İşci sınıfı ve komünist bir parti öncülüğünde gerçekleşmeyen demokratik devrimlerin öncü güçlerinin ideolojik-siyasal program, politika ve pratiklerini, kavramlarını da aynı gerçeklik temelinde değerlendirirler. Program ve kavramların eleştirisi ile, gerçekleşen toplumsal olayın devrim olup olmadığını gösteren ölçütleri biribiri ile karıştırmazlar. Karıştırmaya kalkanlar Rojava devriminin ideo-politiğinde oldukça fazla demagoji malzemesi bulabilirler. Ancak devrim bu demagojileri de yerlebir ederek ilerlemeye devam ediyor. Rojava’nın, entellektüel gevezeliğe değil, devrimin içinde ve yanında yer alanların, dost ve müttefiklerinin devrimci-geliştirici eleştirisine ihtiyacı var ve buna da her zaman açık.

Anayasal Sistem

Hasan Koçer’in kısaca anlattığı TEVDEM’in hangi amaçla kurulduğu sorusunun yanıtını,  Rojava Anayasası olarak da adlandırılan Rojava Toplumsal Sözleşmesinin giriş bölümünde buluruz:

Din, dil, ırk, inanç, mezhep ve cinsiyet ayrımının olmadığı, eşit ve ekolojik bir toplumda adalet, özgürlük ve demokrasinin tesisi için. Demokratik toplum bileşenlerinin siyasi-ahlaki yapısıyla birlikte çoğulcu, özgün ve ortak yaşam değerlerine kavuşması için. Kadın haklarına saygı ve çocuk ile kadınların haklarının kökleşmesi için. Savunma, özsavunma, inançlara özgürlük ve saygı için. Bizler demokratik özerk bölgelerin halkları; Kürtler, Araplar, Süryaniler (Asuri ve Arami), Türkmenler ve Çeçenler olarak bu sözleşmeyi kabul ediyoruz.

Demokratik Özerk Bölge Yönetimleri; ulus-devleti, askeri ve dini devlet anlayışını, aynı zamanda merkezi yönetimi ve iktidarı kabul etmez.

Demokratik Özerk Bölge Yönetimleri; bütün etnik, toplumsal, kültürel ve ulusal oluşumların kendilerini kurumları aracılığıyla ifade etmeleri için toplumsal mutabakata, demokrasiye ve çoğulculuğa açıktır. Demokratik Özerk Bölge Yönetimleri; ulusal ve uluslararası barışa, Suriye’nin sınırlarına ve insan haklarına saygılıdır.

Toplumsal Sözleşme’nin oluşması, demokratik toplumun inşasının aracı ve toplumsal adaletin güvencesi olan Demokratik Özerkliğin tesisi ve bilimsel bir toplumun inşası için; Demokratik Özerk Yönetimler’deki Kürtlerin, Arapların, Süryanilerin, Ermenilerin ve Çeçenlerin istemleri ile Suriye’nin diğer halklarının istemleri demokratik bir Suriye ve Demokratik Özerk Yönetimler’in siyasi-toplumsal bir sistem olmasında birleşti. Bu amaçlar ve böyle bir yönetim için bu sözleşme kabul edilmiştir.

Bu giriş okuduğumda, T.C. Anayasası’nın girişini hatırlamaktan, karşılaştırma yapmaktan kendini alamadım:

Türk Vatanı ve Milletinin ebedi varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;

TÜRK MİLLETİ TARAFINDAN, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.”

Anayasalar feodal devlet ve iktidarları sınırlama ve dolayısıyla toplumların hak ve özgürlüklerini belirleme ihtiyacının bir ürünü olarak burjuva devrimleri sürecinde tarih sahnesine çıktılar ve anayasa kavramı belli bir anlam kazandı. Aradan yüzyıllar geçtikten sonra, Türk burjuvazisinin askeri darbe zoruyla kabul ettirdiği 12 Eylül Anayasası ile, demokrasi, özgürlük ve haklar değil, “Türk Devletini ve Türk ırkını belirleme” amacı giriş bölümünün ilk cümlesi olarak tescil ve ilan edildi. Bu ilk cümle ile aslında anayasanın tarihsel anlamına  tecavüz edilirken araya demokrasi kelimesi sokuşturularak cüretkar bir ikiyüzlülük de sergilendi . Bugüne kadar tüm hükümetler bu Anayasaya yaslanarak hem kendilerinin hem de genel olarak burjuvazinin çıkarlarını korudular ve 12 Eylül faşizminin sivil görünüm altında devamını sağladılar.

Rojava Anayasasının “Temel Unsurlar” başlıklı ilk bölümü inşa halinde olan halk demokrasisinin sistemsel çerçevesini belirler:

 

  1. Madde: Bu anlaşmanın adı, Demokratik Özerk Kanton Yönetimleri’nin (Cezîrê, Kobanê ve Afrin) Toplumsal Sözleşmesi’dir. Demokratik Özerk Yönetimlerin Toplumsal Sözleşmesi’nin işlemesi ve ilerlemesi bu sözleşmenin bir parçasıdır ve ondan ayrılamaz.

 

  1. Madde:
  2. a) İktidarların kaynağı halktır, halk iktidarın sahibidir, seçimle belirlediği kurumları ve meclisleri aracılığıyla yönetimini sağlar. Demokratik Özerk Yönetimler’in Toplumsal Sözleşmesi’nin dışında kalan yönetimlerin hiçbiri meşru değildir.
  3. b) Demokrasi temeli üzerinde kurulmuş olan meclis ve yürütme kurullarının kaynağı halktır. Bunların tek elde veya zümrede toplanması kabul edilemez.

 

  1. Madde:
  2. a) Suriye özgür, demokratik ve bağımsız bir devlettir. Suriye, parlamenter, federal, çoğulcu ve demokratik bir sisteme sahiptir.
  3. b) Demokratik Özerk Kanton Yönetimleri (Cezîrê, Kobanê ve Afrin) Suriye topraklarının bir parçasıdır ve Qamişlo kenti de Demokratik özerk Cezîrê Kantonu’nun merkezidir.
  4. c) Cezîrê Kantonu ortak kantondur ve içerisinde Kürtler, Araplar, Süryaniler, Ermeniler ve Çeçenler ile İslam, Hıristiyan ve Êzidî inançları birlikte yaşarlar. Bu da kardeşlik ve ortak yaşam temelinde gerçekleşir.
  5. d) Bu sözleşme Demokratik Özerk kantonların Yönetimleri için temel teşkil ediyor ve Geçici Yasama Meclisi tüm kantonların temsilciliğini yapar.”

Sözleşmenin giriş paragrafları ile “Temel Unsurlar” bölümünde yer alan hükümlerinin pratiğe nasıl yansıdığına dair sorularımızı 14 Ocak günü görüşme yaptığımız Başbakan ve yardımcılarına yönelttik. İlk sözü Başbakan Ekrem Hüso aldı:

“Rojava inşa sürecinde. Herşeye ihtiyacı var. Aynı zamanda sizin de desteğinize ihtiyacı var. Dönüşünüzde umutluyuz ki Rojava’nın sesini herkese ulaştırısınız. Demokratik özerklik sistemini herkese anlatırsınız. Bu sistemi herkese tanıtırsınız. Çünkü bu sistem eşitlik ve kardeşlik sistemi. İnanıyoruzki bir örnek olacak tüm Ortadoğu’ya.

Dr. Hüseyin Azem Başbakan Yardımcısı, araptır. Mizgin arkadaş hükümette yer alıyor. Rojava devrimi insanlık devrimidir, fikir devrimidir, kadın devrimidir. İnanıyoruz ki, Rojava devrimi tüm ortadoğu devrimine dönüşecektir. Diğer Başbakan Yardımcısı süryanidir, kadındır.

Demokratik özerklik 4 ayak üzerine inşa ediliyor. Yasama Meclisi, Hükümet, Adalet Bakanlığı, Yüksek Seçim Kurulu.

Bu demokratik özerklik sonucunda Yasama Meclisi oluştu. Kuruluş Hükümeti olduğu için genel halk seçimiyle değil Cizire’de yaşayan tüm kurul temsilcilerinin, tüm halkların temsilcilerinin bir araya gelerek oluşturduğu bir Hükümet oldu. Süryani, Arap, Çeçen hepsi bir araya geldi ve Yasama Meclisini oluşturdular. Yasama Meclisi oluştuktan ve bir çok toplantıdan sonra Hükümet kurmaya karar verdiler. Güven oyunu hükümete verdiler. Hepsi uzlaşarak oldu. Cizire Kantonu’nda yaşayan tüm kurumların ve halkların uzlaşması sonrasında oldu. Hükümet 22 bakanlıktan oluşuyor. Her konuda bakanlıklar oluşturuldu.

Kısa bir süre önce seçimin olması gerekiyordu. Bu Kobani’de yaşanan olay üzerine gecikti. Kanton toplumsal ihtiyaçlar temelinde tüm çalışmaları yürütttü. İşte, adalet çalışmaları olsun diğer çalışmalar olsun. Mevcut ambargonun kalkması için tüm çalışmaları yürütüyor. Özellikle Rojava üzerindeki haksız ambargonun kalkması konusunda sizin gibi dostların da desteğine ihtiyaç olduğunu belirtmek istiyorum. Her anlamda bir ambargo söz konusu. Hem sağlık, hem ekonomi konusunda bir ambargo var. Bunun kaldırılması konusunda sizin de desteğinize ihtiyacımız var.  

Üç kantondon oluşan bir kurul var. Sürekli birbirimizle irtibat içindeyiz. Aynı zamanda bu koordinasyon sadece hükümetler düzeyinde değil bakanlıklar düzeyinde de bir kurul. Her üç kantonun hükümeti ayrı.

Ambargonun kaldırılması için dünya çapında bir baskıya ihtiyaç var. hem Türkiye hem Güney Kürdistan üzerinde.

Duhok anlaşması tüm siyasetlerin bir arada olduğu bir anlaşmaydı.Biz Cizire Kantonu olarak bu anlaşmaya bağlılığımızı dile getiriyoruz. Diliyoruz ki en kısa sürede bu anlaşma pratikleşir.

Bu saldırgan çetelere karşı tüm insanlık adına Rojava direniyor. Uluslararası anlamda Rojava’nın tanınması gerekli.

Demokratik özerklik ilk inşa edildiğinde hem dünyada bir çok güç hem de komşu devletler açısından şu yargı oluştu; bu ülkeyi bölüyor parçalıyor. Rojava devrimi anlaşılmamıştı. Şunu demek istiyoruz. Demokratik özerklik bir kavim sistemi değil, ya da bölen parçalayan bir sistem değil. Demokratik bir sistem. Bölgede yaşayan tüm haklarlarda temsiliyetini bulan demokratik bir şekilde kendini örgütleyen bir sitem. Eşitlik ve kardeşlik sistemi. Bu gözle Türkiye’deki kardeşlerimize bakıyoruz, Türkiye’ye bakıyoruz. İnanıyoruz ki gelecekte bu proje başarıya ulaşacaktır.” (Simultane çeviri)

Ezilen halklar sözleşmesi niteliği taşıyan Rojava Toplumsal Sözleşmesi ve Hükümet temsilcilerinin anlattıkları sistem, bölgenin en can yakıcı sorunu olan ırklar ve dinler çatışmasına, başta kadınlara yönelik olmak üzere tüm feodal baskılara ve faşizme karşı bir başkaldırı olmakla birlikte aynı zamanda –her ne kadar sistemin kurucu unsurları bu kavramı kullanmasa da, demokratik devrimle gelen her halk demokrasisinde olduğu gibi- gelişkin bir burjuva demokrasisi özelliklerine sahiptir. Bunun başta gelen göstergesi, Suriye rejiminden devralınan kapitalist mülkiyet ilişkilerinin korunmasıdır –ki o mülkiyet ilişkileri aynı zamanda eski çatışma ve savaşların da döl yatağıdır. Kuşkusuz Rojava devriminin de -zamanı gelince neşter vurulması gereken- zayıf karnıdır.

Yasama organının devrimle birlikte ilk oluşumu ve sonrasına dair sorularımıza Başbakan Yardımcısı Hüseyin Azem şu yanıtları verdi:

5 kişilik meclis divanı var. 2 eşbaşkan var. Hakem Xalo Kürt. DiğeriSüryani. Adalet komisyonu

sözcüsü meclis üyesi İbrahim Veli Îsa. Yasama meclisi divanı üyesi Pervin. Farklı partilerden

oluşuyor. Meclisin bünyesinde 12 parti var. Toplam 52 parti ve sivil toplum örgütü var.

Suriye sürecinde özellikle içinden geçtiğimiz savaş sürecinde birçok güç vardı. Siyasi güç vardı.Her

güç kendince bir sistem kurmaya çalıştı. Rejimde aynı şekilde kendi çözümünü dayatıyor yönlü

iradesi halen var. Askeri baskıyla kendi egemenliğini kurma noktasında mücadele yürütüyor.

Değişime açık değildi rejimde açık değildi. Bu rejime karşı olan diğer güçlerde aslında dertleri farklıdeğildi. İktidarcı bir yaklaşımları vardı. İktidarı ele geçirme yaklaşımları vardı. Demokratik bir Suriye oluşması demokratik bir ulus yaklaşımıyla ortak bir vatanın oluşması yaklaşımları yoktu zaten. Zaten sırtını uluslararası güçlere dayıyordu. Halka dayamıyorlardı. Halkın sorunlarına çözüm geliştirmiyorlardı. Onlar şu şekilde okudu Tunus, Libya örneklerini göz önüne alarak orası gibi olabileceğini düşündüler. Kısa bir süre içerisinde iktidarın devrileceğini uluslararası güçlere de sırtını dayayarak iktidara gelebileceklerini düşündüler. Ancak bizim okumamız bizim yaklaşımımız her ikisinden farklıydı. Suriye’nin bir özelliğinin farkındaydık, hem çok uluslu bir yapıya sahipti hemde Suriye’de gelişecek bir sorun ya da çözüm tüm etrafına Ortadoğu’ya yayılıyor, tesir ediyor. Aynı şekilde İran’la ilişkisini de göz önünde bulundurduk. Yine Rusya’yla ilişkisini de. Tüm bunlar bize şunu gösterdi bu sürecin çok kısa sürmeyeceğini çok uzun süreceğini anlamamızı sağladı. Bizde bunun için uzun süreceğini bildiğimiz için tüm bu nedenlerden dolayı hem toplumu örgütlemeyi hem de özsavunmayı örgütlemeyi önümüze koyduk. Zaten birçok ulusta burada yaşayan çok değişik uluslarla hareket ettik uzlaşmayla ilan ettik. Ancak o şartlarda seçimle oluşturamazdık bu yapıyı. O koşullar yoktu. Onun için burada yaşayan halklarla uzlaşarak diğer farlı renklerle uzlaşarak oluşturduk. Bu ayın 21 bu kuruluşun birinci yıl dönümü. Seçime gitmek için hazırlıklarımız var. Bunun için siyasi parti yasası ve seçim yassı çıkardık. Rojava sözleşmesi çerçevesinde herkesin önü açık. Yürütme noktasında herkesin önü açıktır.

Şuan ki meclis içerisinde hem kurum temsilcileri hem siyasi parti temsilcileri hem şahsiyetler var.

Bu kanuna göre seçim kanununa göre %20 kotayı akil insanlara ayrıldı. % 80 parti listelerine

ayırmışız. Seçim kanundan bahsedecek olursak %40 cinsiyet kotası var. Kota olarak azınlıklar.

(Sonra düzeltildi. Azınlık olarak değil.) açısından şu kota var. Cizîrê kantonunda yaşayan halklar

açısından kota; burada temsiliyeti olan tüm halklar açısından %10’luk kota var. %10 Arap, %10 Kürt, %10 Süryani/Asuri. %5 ise Êzidî, Ermeni, Çeçen gibi azınlıklara ayrılmış.

Sistemimiz komünlerden oluşuyor. Komünlerden sonra mahalle köy kent meclisleri var. Her

mıntıka aslında özerktir. Aslında sorunların çözümü öncelikli olarak bu sistemler içerisinde

çözülmeye çalışılıyor. Bu yerel meclislerde, komünlerde çözülemeyen genel konularla ilgili merkezi

devreye giriyor. Zaten Cizîrê kantonunun 3 bölgeye ayırmışız. Mevcut meclis üyelerini bu üç

bölgenin nüfusuna göre dağıtmışız. Mevcut meclis üyeleri o bölgelere gidiyor zaten. Zaten mevcut

bu sistem komünlerden başlayarak yasama meclisine kadar birbirini denetleyen bir şekilde

örgütlenmiştir.

Zaten meclisimizin içinde denetleme grupları var. 13 komite var meclisimizin içinde. Bu 13 komite hükümet işleriyle toplumsal işler çerçevesinde özgün örgütlenmişler.

Bu komisyonlar ayda bir oturuyor. Her biri raporunu getiriyor, toplumsal sorunlar nedir. Çünkü

hem bununla ilişkili hem hükümetle ilişkili. Bu raporlar çerçevesinde bir denetim İhtiyacı varsa ortaya çıkıyor. Sadece meclis değil hem hükümet hem meclis açısından denetim

mekanizması oluşturulmuş oluyor.

Şimdi şunu söyledik; mahalle meclisleri kent meclisleri onların hepsi özerk. Onların alacağı

kararlarında Rojava sözleşmesiyle çelişmemesi gerekiyor. Ama onlar zaten özerk. Kendi kararlarını

alabiliyorlar uygulayabiliyorlar. Yasama meclisi ise bu kanton üzerinde olan sadece yasaları

çıkarmakla görevli.

Bizde seçim barajı var. %2’dir. Cins kotası var. %40’tır. İki liste var. Bir liste bağımsız. Meclisin %20 si bağımsız adaylara ayrılmış. İsteyen bağımsızlar aday olabilecek. O listede olanların ismine oy verilecek. %80 siyasi partilere ayrılmış. Seçim sistemine göre nispi seçim sistemi var. Listenin

tamamı çıkmayacak. %2 barajı aşanlar o listenin hepsi… Aldığı oya göre o listede kaç aday

çıkaracağı ona göre belirlenecek. Halk iki oy kullanacak. Hem bağımsız adaya oy verebilecek hem

partiye oy verebilecek. O listeye göre partiler sırayla isim bildirecek. Aldığı oya göre sırayla isimler

seçilmiş olacak. Partiler belirliyor. Az önce söylediğim ulus kotaları var. %10 Süryani,%10 Kürt,%10 Arap.

Bu meclisi idare ediyor, oturumların hazırlığını yapıyoruz, oturumları idare ediyoruz, tutanakları

tutuyoruz.

Bir partinin seçime girebilmesi için bir izin belgesi verilmesi gerekiyor. Bu belgeyi veren 6 kişilik bir kurum var. Yasama meclisi başkanı, adalet bakanı, iç işleri bakanı, toplumsal sosyal işler

bakanından ve anayasa mahkemeden oluşuyor. Bu belgeyi alabilmeleri için bunların tamamının oy

birliğinin olması gerekir.

Söylediğimiz seçim yasasında parti listeleri de bu kotalara dikkat etmek zorunda. Cins ve ulus

kotasına…

Seçim kanununda ölçütler var. Parti bu ölçütleri taşıyorsa veriliyor belge. Bugüne kadar verilemez

şeklinde bir şey yaratmamışız. Demokratik ulus paradigmasına uygun olacak dini milliyetçi bir parti olmayacak. Genel olarak Rojava sözleşmesine ve paradigmaya uygun olarak kurulmuş partiler olmalı.” (Simultane çeviri)

 

 Kuvvetler Ayrılığı

 Rojava’nın yargı-yürütme-yasama organları arasındaki ilişki, burjuva demokrasilerinin klasik güçler ayrılığı ilkesine dayanmaktadır (13. madde). Yasama, yürütme ve yargı hukuksal açıdan birbirinden bağımsızdır.

 Ancak her iki demokrasi tipinde de yer alan kuvvetler ayrılığı ilkesi görece farklılıklar arzeder. Burjuvazinin kuvvetler ayrılığını ortaya atmasının ilk tarihsel nedenlerinden biri, bütün gücü elinde toplayan krallık ve feodal derebeyliğe karşı mücadele ve geçiş sürecinde kendisine (tüm halk kesimlerine değil) iktidarda yer açma ihtiyacıdır. Diğeri ise egemenliği sınıf olarak tek başına ele aldığı andan itibaren, farklı burjuva ekonomik/siyasal güç odakları arasındaki (kapitalizmin azami kar-azami egemenlik yasası gereği) iktidar paylaşım kavgasının genel olarak burjuva egemenliğini tehlikeye sokacak boyutlara ulaşmasını engelleme kaygısıdır. Bunun yol açtığı sonuçlardan, bazı süreçlerde sömürülen sınıflar ve ezilen halklar da yararlanırlar.

 Halk demokrasilerindeki kuvvetler ayrılığı ise; özel mülkiyet, küçük ölçekli de olsa kapitalist üretim-sermaye ilişkileri, uzlaşmaz sınıf çelişkileri varlığını sürdürürken, ezilen halkların ve emekçilerin, iktidarın belli bir burjuva ya da etnik siyasal gücün elinde merkezileşmesini önleme kaygılarının ve farklı halk kesimlerinin iktidarda söz sahibi olmalarına olanak sağlama amacının bir ürünü olarak ortaya çıkar.

 Sonuçta kuvvetler ayrılığının biçim ve koşulları sınıflar mücadelesinin güç ve egemenlik ilişkileri tarafından belirlenir. Bu nedenle yaşadığımız bu süreçte Rojava siyasal sistemindeki kuvvetler ayrılığı ezilen halklar tarafından belirlenmektedir. Bu da, tüm Rojava siyasal sistemi gibi -bir zamanlar Suriye faşist rejiminin egemen olduğu bu coğrafyada- ancak bir devrimle mümkün olabilecek bir şeydir ve olmaktadır.

[Gelecek yazının konususu Rojava’da Yargı ve Adalet Sistemi]

Share Post