ÇHD Susmadı, Susmayacak!

 

Saldırıyı “Defetmek” Meşru Ve Hukuksaldır Gerisi Taş, Yürek, Barikattır

 

Av.Kazım Bayraktar

 

Polisi Geri Çekilmeye Zorlamak

Saldırıyı “Defetmek” Meşru Ve Hukuksaldır

Gerisi Taş, Yürek, Barikattır

 

 

Türkiye’nin toplumsal mücadeleler tarihinde yeni bir sayfa olan Haziran İsyanından bu yana toplumun bir çok kesiminde giderek artan sayıda eylem ve direnişlere tanık oluyoruz.

siddetSiyasal iktidar ise haziranda yaşadığı travmanın da etkisiyle gittikçe daha saldırgan ve her eylemden korkar haldedir. En son Soma’da yaşanan madenci katliamını protesto eylemlerine dahi gözü dönmüş biçimde saldırılması korkunun giderek büyümekte olduğunu gösteriyor. Devletin faşist saldırganlığına karşılık sokağa çıkanlarda da direngenlik gelişiyor. Faşizmin geleneksel politikası olan gözaltıların, soruşturma ve davaların sayısı da gün geçtikçe artıyor.

Hazirandan sonra bir çok ilde binlerce direnişçi hakkında davalar açıldı ve açılmaya devam edecek. Ancak isyanda şehit düşenlerin katilleri ile onlarca insanı sakat bırakan, binlercesini yaralayan polisler hakkında açılan davaların sayısı ise bir kaç taneden ibaret ve bu davalarda da siyasal iktidarın cazasızlık politkasına uygun “yargılama” komedileri sergileniyor. Ethem Sarısülük davası cezasızlık politikasının çok açıktan kararlı biçimde uygulandığı yargılamalar içinde en çarpıcı örnektir. Taksim Dayanışma temsilcileri ile camiye sığınanlar hakkında açılan davalar ise yargının halka karşı bir saldırı ve tehdit aracı olarak kullanılması açısından başka bir örnektir. Siyasal iktidarın tetikçisi haline gelmiş savcı ve yargıçların cüretkar konuşmaları ve kararları önümüzdeki süreç için çok şey ifade ediyor.

Devrimci mücadelenin, halk ve sınıf hareketlerinin yükseldiği ya da darbe veya ağır faşist baskı koşulları altında geri çekildiği, insanların kitleler halinde yargılanıp hapisanelere doldurulduğu dönemlerde mücadele farklı biçimler alarak mahkemelerde de devam eder.

Siyasal iktidarlar bunun her zaman bilincindedirler ve mahkemeleri de olabildiğince bu koşullara göre ve iktidara daha sadık hakim ve savcılarla kadrolaştırma eşliğinde dizayn ederler. Asıl sorun ezilen halkların, sömürülen sınıfların siyasal öncüleri ya da neferleri olarak mahkemelere “düşen”lerin bu gerçeği ne ölçüde kavradıklarıdır. İster mücadelenin bastırıldığı, isterse yükseldiği süreç içinde olalım, mahkemeler ve hapisaneler her muhalif ya da devrimci kesimden direnişçilerin, önderlerin, militanların gelip geçtiği, buluştuğu, kimilerinin egemen sınıfın baskı aygıtlarını pratik içinde ve daha yakından tanıyarak mücadele içinde kazandıkları deneyimlerle geliştikleri, kimilerinin yılgınlaşarak geri adım attıkları, bazılarının ihanet içine düştükleri yerler haline gelir.

Mahkemelerde sergilenen duruş, yapılan savunmaların içerikleri ve hedefleri (bu mücadelenin bir parçası olduğu iddiasına sahip avukatlar dahil) her zaman toplumsal-sınıfsal mücadeleye şu veya bu ölçüde etkide bulunurlar ve sürecin belli özelliklerini yansıtırlar. 68 hareketinin öncülerinin 12 Mart askeri makemelerinde, 70’li yılların militan ve öncülerinin 12 Eylül mahkemelerinde, 90’yıllarda yeniden kabaran ancak neo-liberal politikaların etki ve izlerini de taşıyan mücadelede yer alanların DGM’lerde sergiledikleri tutum ve direniş biçimleri, o günlerden bugüne -direnişi de yılgınlığı da içinde taşıyan- oldukça zengin dersler ve deneyimler bıraktılar.

Haziran İsyanından sonra açılan davalarda da dönemin ve direnişlerin özellikleri her davanın kendine özgü koşulları dahilinde yansımalı, direniş kendini mahkeme salonlarında da ifade etmelidir.

Bu dönemin özelliklerinin en başında geleni; haziran-temmuzda sokakları, meydanları yaklaşık bir buçuk ay boyunca dolduran, barikatlar kuran, siyasal iktidarın kırmızı çizgilerini, geleceğe dönük strateji ve taktiklerini altüst eden kitlelerin, neoliberal kapitalizmin açgözlülüğüne ve saldırganlığına, bütün ülkeyi AVM’leştirip HES ve nükleer santrallerle doldurma çabasına, “kentsel dönüşüm” yağmasına, halkı kentlerin tarihsel meydanlarından ve merkezlerinden uzaklaştırma politikasına, işçilerin çalışma koşullarını ücretli kölelik ve taşeron cehennemine çeviren yasa ve uygulamalara, gençliğin parasız-bilimsel-anadilde eğitim haklarının ellerinden alınıp eğitim yaşamlarının siyasal iktidarın dinsel, ideolojik deneme tahtasına, sermayenin eğitim pazarına dönüştürülmesine, Suriye ve Ortadoğu’da izlediği emperyalizmin maşası saldırgan mezhepçi politikalara karşı tepki ile birlikte demokrasi ve özgürlük bilincindeki gelişmedir.

Direnişin siyasal iktidar üzerinde yarattığı birinci dereceden etki ise siyasal krizin ve egemen sınıf güçleri arasındaki iktidar paylaşım kavgasının şiddetlenmesiyle birlikte devletin tüm kurumlarında faşist siyasal merkezileşmenin hız kazanmasıdır. Polis, ordu, MİT ve yargı bu merkezileşmede ön sırada gelen kurumlar arasındadır. Merkezileşme, paylaşım kavgasının taraflarından birinin tüm devlet kurumlarından tasfiyesi eşliğinde sürdüğünden, bazı boşluklar (özellikle poliste ve yargıda) oluşmaktaysa da bu durum uzun sürmeyecektir.

Haziran İsyanı polise karşı korku duvarını Gezi Parkı’ndan başlayarak ülke çapında yıktı. Bu direniş ruhu ve korkusuzluk mahkemelere de yansımalı, direnişler amaçları ile birlikte sahiplenilmeli ve savunulmalı, faşizm ve kapitalizm teşhir edilmeli, iddia ve savunmalar egemen sınıf hukukunun dar sınırları içine hapsedilmemelidir. Var olan hukuk sistemi içinde yer alan kazanılmış haklar üzerinden hukuksal savunma kuşkusuz önemlidir. Ancak asıl ve belirleyici olan, sürecin siyasal-toplumsal dinamiklerinin ve direnişlerin iyi gözlemlenmiş olması; direnişlerin amacı ve siyasal meşruluğunun, hak-hukuk ile ilişkisinin, dava ve yargılamaların gayrı meşruluğunun bu davalarda açık ve net bir çimde ortaya konulmasıdır.

 

Hem Tarihsel Hem Hukuksal Meşruiyet

 

Sınıflar mücadelesinin bir parçası olarak biçimlenen direnişleri “hak-hukuk” kavramlarına sığdırmak kuşkusuz mümkün değildir. Direnişlerin, siyaset ve hukuk literatüründe, hangi koşullarda hak teşkil edeceği ve dolayısıyla hukuksal açıdan meşru sayılacağına dair yapılan tartışmalarda genellikle anayasa, insan hakları, sosyal sözleşme gibi hukuk argümalarına dayanılır ve burjuva ideolojisinin esasları veri alınır. Sadece hukuku temel alan tartışmaların asıl kaygısı burjuva düzenin, en iyi olasılıkla burjuva sınıf demokrasisinin bekaasıdır.

Gerçekte ise sömürü, baskı ve zulme karşı direniş insana ait bir özelliktir; hukuken bahşedilmiş bir hak değildir.Hukuk metinlerinde yer alması tarihsel bir kazanımı belgeler ve ona normatif bir güç kazandırır.

Evrim sürecinde insanın hayvandan ilk ayrışması olarak şekillenen kendi geçim araçlarını üretme yeteneğii, bu yeteneğin koşullandırdığı insanca yaşam ve çalışma ihtiyacı, sürüden insan toplumuna geçiş aşamasında doğa ile olan ilişkisindeki dönüşümün ilk temel dinamikleridir. Onu bu ihtiyaçlardan yoksun bırakan her etkene karşı direniş insanın doğasından gelen bir özelliktir. Çünkü; “Doğa, yani kendisi insan bedeni olmayan doğa, insanın örgensel olmayan bedenidir… insan doğanın bir parçasıdır…” (Marks). Bu nedenle, insanlığın özel mülkiyet, sömürü ve devlet ile ilk tanışmasından, özgür ve insanca yaşam olanaklarının elinden alınmaya başlamasından bu yana -bu tarihsel süreç aynı zamanda üretici güçlerin yetersizliğinin koşulladığı zorunlu iş bölümüyle birlikte insanın insandan, insanın doğadan koparılması ve yabancılaştırılması sürecidir ve bu nedenle tarih, sömürülen sınıfların ve ezilen halkların direnişleri ile dolu sınıf mücadeleleri tarihidir.

İnsanca yaşam, çalışma, barınma, çevre olanaklarından yoksun bırakılan insan, belli ve geçici tarihsel-toplumsal koşulların etkisiyle direnme bilincini ve gücünü yitirdiğinde insan olmaktan çıkar ve egemenlerin kullanım aracına/eşyasına dönüşür. Sınıflar mücadelesi tarihinin kölelik dönemi en çarpıcı örnektir. İçinde bulunduğu koşuların bilincine, direnme iradesine ve gücüne sahip olan insan, insanca yaşam ve özgürlükleri için ölümü bile göze alır.

Üretim ve mülkiyet ilişkilerinin koşullandırdığı uzlaşmaz sınıf çatışmalarının bir ürünü olarak biçimlenen “hak” ve onun çoğulu olan “hukuk” kavramlarının, direnmeyi de hak olarak hukuk literatürünün içine almış olması onun gerçek anlamını ortadan kaldırmaz, ancak egemen sınıf ikidarına karşı kazanılmış bir mevzi olarak tescil edilmiş olur.

İnsanın direnme özelliği değişik biçimlerde, hukuk, siyaset ve felsefe alanlarının tartışılan konuları arasına girmiş, burjuva demokratik devrimleri döneminde birçok ülkenin anayasalarında ve uluslararası hukuk metinlerinde hukuksal bir hak olarak yer almıştır. Ancak direnme sadece normatif yanı ile ele alındığında, sınıflar mücadelesinde şekillenen ve sınıflı toplumlarda her zaman egemen sınıfın iktidar ve üretim ilişkilerinin damgasını taşıyan hukukun dar sınırlarına hapsedilmiş olur. Sömürülen sınıfların ve ezilen halkların direnişleri, tarihsel meşruiyetini hukuksal kavram ve tanımlarından değil, öncelikle insanlığın tarihsel, toplumsal, sınıfsal hareket ve gelişme yasalarından alır.

Egemen sınıfın gerici ve manipülatif propagandalarına, direnişçilere karşı açılan davalarda ileri sürülen iddialara (terör, yasa dışı örgüt üyeliği, izinsiz gösteri, polise mukavemet, kamu mallarına zarar verme, nitelikli hırsızlıkii, polise, hükümete vs. hakaret, haklı isyana kışkırtma, darbe vs.) ve kara propagandalara (camide içki, “benim başörtülü bacım” kıştkırtması vb.) karşı direnişin, bir yandan insanlığın onurlu, özgür, sömürüsüz, insanca yaşam/çalışma/doğa/çevre koşulları ihtiyacı üzerinden öncelikle tarihsel meşruiyeti savunulurken, öte yandan mücadele ile kazanılmış hakların da yer aldığı hukuksal mevzuata ve uluslar arası hukuk kurallarına dayanılarak aynı zamanda hukuksal bir hak olduğu da ileri sürülebilir. Bu süreçte direniş ve eylemlerden doğan davalarda esas tutum, işçi sınıfının, ezilen halkların, ezilen toplum kesimlerinin haklı ve meşru direnişlerinin yargılanamayacağının vurgulanması, yargılayan mahkemelerin ve açılan davaların meşruiyetinin sorgulanması/reddedilmesi olmalıdır.

Yıllardır adım adım ilerleyen faşist siyasal merkezileşmenin, egemen güç odakları arasındaki iktidar paylaşım kavgasının haziran isyanının etkisiyle şiddetlenmesinden itibaren kuralsızlaşarak yasa ve hukuk tanımaz bir düzeye ulaşmakla kalmayıp, egemen sınıfın en önde gelen siyasal temsilcisi AKP hükümetinin açığa çıkan devasa yolsuzluk ve hırsızlıklarının kapatılmasını da sağlayacak şekilde özel biçimler alması; gerek hükümetin hukuksal meşruiyetinin sorgulanması açısından, gerekse halk isyanı ve direnişlerinin meşruluğunun mahkemelerde de ileri sürülmesi açısından -burjuva hukuku çerçevesinde dahi- önemli bir zemin sunmaktadır. Meşruiyet sorgulamasına direnişlere karşı açılmış tüm davalarlarla birlikte (davaların gayrı meşruluğu), kimi davalarda –her davanın ve yargılama tarzının öznel koşullarına uygun bir dille- davaya bakan hakimler ve savcılar da dahil edilebilir. Bunun için oldukça zengin veriler ve kanıtlar bütün gerçekliği ile ortalığa saçılmış durumdadır.

Siyasal iktidarı temsil eden hükümetin ve yargının (polis teşkilatı da dahil) meşruiyetinin hukuksal açıdan sorgulamasında öne çıkarılabilecek üç gerçeklik var. Birincisi, haziran isyanına ve sonraki direnişlere sebep olacak ölçüde evrensel temel hak ve özgürlükler başta olmak üzere, sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel, çevresel, cinsel, inançsal vs. hakların geri düzeyde de olsa “kabullenilmiş” asgari standartlarını dahi hedef alacak biçimde adım adım yok edilmesi sürecine girilmiş olmasıdır. İkincisi ise, siyasal iktidar temsilcilerinin ülkeyi iç savaşa götürmeyi de göze alacak ölçüde ve halka karşı her türlü suç işleme ve buna karşılık yargılanmama teminatına sahip olacakları biçimde yargı, yürütme ve yasama organlarını, (egemen sınıf bloku içindeki diğer güç odaklarını dahi dışlayarak ve tehdit altına alarak) kendi tekelinde toplayıp saflaştırması, burjuva hukukun -bırakalım klasik “güçler ayrılığı” ilkesini- özellikle egemen sınıf blokunu oluşturan güç odakları arasındaki iktidar paylaşım dengeleri açısından önem taşıyan diğer asgari kontrol-denetim mekanizmalarının dahi yok edilmesidir. Üçüncüsü, siyasal iktidarın bu süreçte halka karşı öne çıkardığı polis, MİT ve yargı kurumlarının toplumsal meşruiyetilerini yitirmelerine neden olan olayların giderek artmasıdır. Bu üç baskı aygıtı özellikle 17 Aralık’tan itibaren AKP-Cemaat çatışmasının şiddetlenmesiyle birlikte AKP kliği tarafından hem AKP fraksiyonunun hem de onun en yakın destekçisi ve işbirlikçisi sermaye kesimlerinin kollanması, halk hareketi ve direnişlerin bastırılması için hızla yeniden yapılandırma sürecine sokuldu. Devletin polis, MİT ve yargı kurumları, yetkileri artırılarak AKP güdümlü özel aygıtlara dönüştürüldü. Özel yetkili mahkemeler kaldırıldı, yargı büyük ölçüde özel kafalı savcı ve hakimlerle donatıldı. Polis teşkilatı AKP’nin özel muhafız birliği gibi çalışır hale getirildi. Bir yandan polisin, halka düşman, kimi zaman sokaklarda çakal sürüsü gibi dolaşarak insan avına çıkan, önüne gelene sokakta işken yapan, cinayet işleyen, toplum kesimlerinin hassasiyetlerini kullanarak provokatörlük yapan (Hitler’in SS’lerini hatırlatan) saldırganlığı; öte yandan Başbakan’ın ağzından çıkanı bir gecede mahkeme kararına dönüştüren, egemenler arasındaki kavgada dahi saf tutabilecek ölçüde örgütlü-siyasallaşmış savcı ve yargıçların hukuk ve yasa tanımazlıkta –darbe dönemlerinin askeri yargıç ve savcılarını dahi gölgede bırakacak ölçüde- gösterdikleri cüretkarlık. Tarihsel meşruiyetleri zaten ortadan kalkmış olan bu iki kurumun, son yıllarda ve özellikle Gezi’den 17 Aralık’tan sonra sergiledikleri bu pratik, toplumsal meşruiyetlerini de hızla yitirmelerine neden olmaktadır.

 

Toplum Kesimlerini ve Sınıfları Şu Veya Bu Şekilde Bir Arada Tutan

Hukuksal Bağlar Çözülüyor

 

Belirli bir toplumda, Anayasa başta olmak üzere siyasal egemenlik aygıtlarını ve mülkiyet ilişkilerini düzenleyen yasalardan oluşan temel hukuksal yapı, belirli tarihsel-toplumsal koşullarda üretim ilişkileri ile birlikte sınıfsal-siyasal-ekonomik dengelerin ve güç ilişkilerinin ürünü olarak şekillenir. Bu hukuksal yapı toplumun çeşitli sınıf ve kesimlerini yine o koşullar içinde bir arada tutarken, uzlaşmaz sınıf çelişkilerini ve farklılıklarını, sınıf diktatörlüğünü, kapitalizmin eşitsiz gelişme yasalarını ortadan kaldırmaz ancak çatışma ve gerilimlerin belli ölçülerde stabilize edilmesine aracılık eder. İşte bu koşullar çerçevesinde denge ve güç ilişkileri -belli bir zoru içerse dahi- belli bir toplumsal meşruiyet de kazanıriii. Bu durum aynı zamanda, sermayenin zorunlu azami kar ve rekabet yasaları nedeniyle, en hayati ortak çıkarlar konusunda bile bir araya gelme sıkıntısı yaşayan burjuvaziye birleşik bir sınıf tavrı göstermesi için zemin de sunar.

Ancak eşitsiz gelişme yasaları belli koşulların ürünü olan dengeyi bir süre sonra kaçınılmaz olarak bozar ve kriz süreçlerinin de tetiklemesiyle birlikte bozulan denge ve istikrarın yeniden paylaşım talepleriyle birlikte yeniden ve yeniden kurulması süreçlerinde yeni hukuksal düzenlemelere, iktidar aygıtlarını paylaşım mekanizmalarına ihtiyaç duyulur.

Kuvvetler ayrılığı” ilkesi işte bu işlevi gören mekanizmaların başında gelir. Burjuva karşıdevrim kampı içinde azınlıkta kalan kesimlere de belli bir hareket ve etkinlik alanı açarak özel çıkar ve ihtiyaçlarını politik bakımdan da koruyabilme olanağı sunar. Burjuvazinin farklı , kesimleri, tek tek burjuvalar ve tekeller açısından işin bu yönü, iktidarın sınıf olarak kendi sınıfının elinde olmasından çok daha önemlidir. Onun için bu uğurda elinden geleni yapmaktan geri durmaz, gerekirse çok sert savaşlara girmekten çekinmez. “Kuvvetler ayrılığı” prensibi, bu özelliğiyle, burjuvazinin sınıf olarak politik bütünlüğünü koruyup ortak genel çıkarlar doğrultusunda birleşik hareket etme zeminini güçlendiren bir emniyet subabı işlevini görür. Bu işlevinden ötürü de, burjuva demokrasisinin burjuvazi açısından en önemli özelliğini ve farkını oluşturur. ”iv

Başta “kuvvetler ayrılığı” olmak üzere devlet aygıtlarının paylaşım, denetim ve kontrolü için başka mekanizmalar da devreye girer. Bütün bunlar burjuvazinin demokrasi sevdasının değil rekabet, pazar ve kaynak paylaşım kavgasının devletin egemenlik aygıtlarına yansımasının bir sonucu olarak ortaya çıkar. Yeniden paylaşım süreçleri kapitalizmin tekel öncesi serbest rekabetçi dönemine göre –özellikle kriz süreçlerinde- daha zor, daha çetin ve çatışmalıdır.

Bu çatışma bütünüyle, ekonomi üzerindeki etkisi ve müdahale gücü neoliberal dönemde de zayıflayıp ortadan kalkmamış olan devletin -siyasal gücün- ağırlıklı olarak kimlerin elinde, nasıl toplanacağı noktasında yoğunlaşan bir iktidar çatışmasıdır.”

 

…Her alanda sınırsız bir egemenlik peşinde koşan ve gericileşen kapitalizmin tekelci aşamasının karakteristiğine ve tarihsel gelişme eğilimine uygun olarak ekonomide olduğu gibi siyasette de güç, parçalanmak ve dağılmak şurada dursun, gitgide daha sınırlı bir kesimin elinde toplanmakta ve merkezileşmektedir…” v

 Bu nedenle klasik kuvvetler ayrılığı ve diğer denetim ve kontrol aygıtları tekelci emperyalizm öncesi dönemdeki gibi işlemez. İşlerliğini tümüyle egemen sınıf bloku içinde yer alan en büyükler arasındaki çatışma ve dengeler belirler. Ekonomideki tekelleşme, burjuva siyaset arenasında da tekelleşme eğilimi yaratır. Paylaş(ama)ma ve tek başına ele geçirme kavgası iç içe geçer.

Neo-liberalizmin, sistemin temellerini sarsacak ölçüde muhalefet potansiyeline sahip kesimlerini soğurarak sistem içine çekme, düzen partilerini sermayenin temel çıkarları ekseninde birbirine benzetme politikası –ki bu politika TÜSİAD tarafından “üç bölenin (din, etnik köken ve güçler ayrılığı) üç birleştirene dönüştürülmesi” olarak tanımlanmaktadır- son yıllarda, AKP kliğinin içine düştüğü gelecek korkusunun ve krizin de tetiklemesiyle yerini din, mezhep ve ırk temelli iç gerilim hatları oluşturma –gerici bir iç savaş mayalandırma politikasına dönüştü. Egemen burjuvazi neo-liberal yeniden yapılandırma stratejisinden vazgeçmiş değil ancak AKP siyasal kliğinin –var olan Anayasayı ve temel hukuk kurallarını açıktan çiğneyerek- tüm egemenlik aygıtlarına tek başına sahip olma telaşı ve zorunlu ihtiyacı, AKP hükümeti üzerinden devlet aygıtlarına nüfuz etme olanağı bulan belli bir sermaye kesiminin elde ettiği bu fırsatı kullanma çabası, hem önde gelen siyasal muhalefet potansiyellerini ve sistem muhaliflerini bir bütün olarak sistem içileştirme stratejisini zaafa uğratmakta hem de egemenler arasında var olan ve meşru sayılan paylaşma mekanizmalarına hasar vermektedir. Burjuvazinin birleşik sınıf tavrı göstermesini engelleyen bu durum hem burjuva siyaset arenasında hem de genel olarak toplumsal zeminde giderek meşruiyet sorgulaması yaratmaktadır.

Özetle, J.J. Rousseau’nu kavramı ile ifade edersek hem egemen sınıf içi güç odakları arasındaki “sosyal sözleşme” hem de egemen sınıf ile halk arasındaki “sosyal sözleşme” giderek çözülmekte, direnişlerin her türlü meşruiyeti güçlenmektedir.

 

Meşru Savunma

 

Tarihsel ömrünü tamamlamış, çürüme ve toplumları da çürütme dönemini yaşamakta olan kapitalizmin devleti tarafından uygulanan şiddet karşısında, direnenlerin karşı şiddeti öncelikle hem tarihsel hem de toplumsal bir meşruiyete sahiptir; tıpkı tarihin tekerleğini ileriye doğru döndüren devrimlerin şiddeti gibi. Direnişin meşru olduğu koşullarda direnişe saldıranların gerici şiddetine karşı direnenlerin şiddeti (amacın kuyusunu kazmayacak yöntem ve araçları kullanmak kaydı ile) her koşulda meşrudur.

Direnişlere yönelik her türlü saldırıya karşı meşru savunmanın hukuksal dayanakları da vardır. TCK’nun 25/1 maddesi’nde yer alan; “Gerek kendisine ve gerek başkasına ait bir hakka yönelmiş, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırıyı o anda hâl ve koşullara göre saldırı ile orantılı biçimde defetmek zorunluluğu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez.” Hükmü ve Anayasa’nın 90. maddesi vi üzerinden AİHS ile AİHM kararları başta gelen hukuksal dayanaklardır. AİHM’nin Türkiye’yi mahkum ettiği yaklaşık 40 davanın karar gerekçelerinde düşünce açıklama ve gösteri özgürlüğüne vurgu yapılmış, sokak gösterilerine haksız müdahalelerin siyasal iktidarın yaygın idari pratiği haline geldiği belirtilmiştir. Bu kararlara konu olan ve ölüm ve yaralanmalara neden olan müdahalelerin tamamı aynı zamanda “Gerek kendisine ve gerek başkasına ait bir hakka yönelmiş, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırı” niteliğindedir ve direnenler açısından meşru savunma hakkı doğuran saldırılardır. Bugünkü direnişlerde yaygın olarak polisin kullandığı, cop, gaz, su, plastik mermi vb. silahlara karşı taş, sapan, sopa, havai fişek vb. ile yapılan savunmalar –“orantılı biçimde defetme”de zayıf kalmakla birlikte- hem hukuksal açıdan hem de toplumsal açıdan meşru savunma biçimleridir.

TCK’nun 24/3 maddesinde yer alan; “Konusu suç teşkil eden emir hiçbir surette yerine getirilemez. Aksi takdirde yerine getiren ile emri veren sorumlu olur.” cümlesi direnişe saldıran kamu gücünün işlediği suçtan dolayı hiyerarşik sorumluluğunu tanımlamaktadır. Yaşadığımız süreçte hem hukuken haklı hem de tarihsel meşruiyete sahip direnişlere saldıranlar bir bütün olarak ve var olan hukuk kuralları dahilinde de suçludurlar.

Halk hareketlerinde ve direnişlerde “Şiddete karşı-şiddet ile cevap vermeden şiddeti etkisiz bırakmak”vii, barışçıl eylemlerle kazanımlar elde etmek bazı koşullarda mümkündür. Ancak yeni bir topluma geçiş (devrim) ve bu geçişin önünü açacak siyasal, demokratik toplumsal koşulların sağlanması söz konusu olduğunda, bügüne kadar aksi kanıtlanamamış olan “yeni bir topluma gebe her eski toplumun ebesi zordur” (Marks) tespiti sınıf ve halk hareketlerinin devindirici gerçekliği olmaya devam ediyor.

Direnişlerin hukuksal meşruiyeti hiçbir zaman sivil ve resmi faşist saldırılara karşı direnenleri korumaya elverişli bir zırh değildir. Hukuk kuralları gerek yeri geldiğinde sokaklarda polisle yaşanan tartışmalarda gerekse her zaman mahkemelerde kullanılabilecek normatif dayanaklardır.

Tarihsel meşruiyet öğretici ve yol göstericidir.

Asıl olan ise işçi sınıfı ve ezilen halkların her türlü bedel ödemeyi göze alacak bilinç ve kararlılığa, örgütlü güce sahip olmalarıdır.

Gerisi “taş, yürek, barikat” ve ihtiyaç olan her türlü teçhizattır.

  

18.05.2014

Av. Kazım Bayraktar

i “İnsanlar, hayvanlardan, bilinçle, dinle, istenecek herhangi bir şeyle, ayırdedilebilir. İnsanların kendileri, kendi geçim araçlarını üretmeye başlar başlamaz, kendilerini hayvanlardan ayırdetmeye başlıyorlar, bu, insanların kendi beden örgütlenişlerinin olarak bir ileri adımdır. İnsanlar, kendi geçim araçlarını üretirken , dolaylı olarak, kendi maddi yaşam araçlarını da üretirler.” (Marks-Engels, Alman İdeolojisi)

 ii Örnek:Ethem Sarısülük’ün polis tarafında vurulduğu 01.06.2013 günü Kızılay’ın halk tarafından zaptedilmesi olayı ile ilgili hazırlık soruşturmasında, olayda polis kalkanını ele geçiren ya da polisin düşürdüğü silahı alarak basına teşhir eden vb. direnişçiler hırsızlıkla da suçlandılar- hem de siyasal iktidarın büyük hırsızlarının “aklandıkları” günlerde.

 iii “Marks, tarihsel zorunluluğu, yani antik köle sahiplerinin, Orta Çağ feodal beylerinin vb. meşruluklarını, kayıtlı bir tarihsel kesit için, insan gelişmesinin manivelası olarak kavrar. Böyle yapmakla, aynı zamanda, emek ürünlerinin başkaları tarafından sahiplenilmesinin ve emeğin sömürülmesinin geçici bir süre için tarihsel meşruluğunu da kabul etmiş olur. Ne var ki Marks, aynı zamanda, bu tarihsel haklılığın günümüzde ortadan kalktığını kanıtlamakla kalmayıp, sömürünün şu veya bu biçimde süregelmesinin artık toplumsal gelişmeyi destekleyecek yerde, bu gelişmeyi günbegün daha fazla kösteklediğini ve gitgide daha şiddetli çatışmalara sürüklediğini kanıtlar” (Engels, “Hukukçu Sosyalizmi”). Marks ve Engels’in tarihsel zorunluluk anlamında tanımladıkları tarihsel meşruiyet bugün kapitalist toplum açısından da tarihsel olarak ortadan kalmıştır. Tarihsel ömrünü tamamlamış ama maddi varlığını devam ettiren kapitalizmin toplumsal meşruiyeti de giderek zayıflamakla birlikte varlığını hala devam ettirmektedir.

 iv Alınteri.net-“Kapımızdaki Günler”

 v Agy.

 vi Anayasa madde 90: Usulüne göre yürülüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasa’ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır”

 vii Korkut Boratav, “Karşı-şiddet mi şiddet karşıtlığı mı?”

 

 

Share Post