ÇHD Susmadı, Susmayacak!

 

Selçuk Kozağaçlı’nın Savunması : “Yiğitliğimiz artacak gücümüz eksildikçe”

İSTANBUL 37. AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA

DOSYA NO               : 2018/84 Esas

SANIK                       : Selçuk Kozağaçlı

KONU                       : Suçlamalara karşı diyeceklerimi sunuyorum.

 

1. Dosya üzerine konuşmak faydasız.

Sadece bunu hak etmeyecek kadar kötü hazırlandığı için değil; bir “dava dosyası”  karşısında olduğumuz yanılsamasını sizinle paylaşmadığımın bilinmesi açısından da böyle. Onun yerine, doğrudan aramızdaki gerçek meseleyi konuşmaya başlamak daha verimli olacak.

Şoholov, Durgun Don’da bir hikâye anlatır. Ataman’ın toplantısının başlamasını bekleyen gençlerin birbirine takıldığı bölümde anlatılır:“…Geceyi bozkırda geçirip de üstüne örtecek balık ağından başka bir şeyi bulunmayan çingenenin hikâyesini duydun mu? Soğuk iliklerine işlemeye başlayınca uyanmış, parmağını ağdaki deliklerden birine sokmuş, sonra anasına dönmüş; ‘Meğer buradan cereyan yapıyormuş, ben de hava soğudu sandım’ demiş…”

Parmağımızı “dava dosyanızdaki” bir deliğe geçirip “İşte! Cereyan yapan yeri bulduk!” demeyeceğiz.

Üzerine örttüğü balık ağıyla ısınmaya çalışan Çingene’nin kendisini kandırdığı gibi, “Türk Ceza Adalet Sistemi”ne güvenip haklarını korumaya çalışan sanık da donarak ölecektir. Çünkü gerçek değilsiniz, kurumsal değilsiniz, güvenilir değilsiniz. Kısaca yoksunuz veya “zaten yoktunuz”.

2.Bugün yargısal isimler taşımayı sürdürseniz de, tamamınız tek bir iktidar odağının ihtiyaçlarını karşılamak ve onun varlığını sürdürmek üzere yeniden yapılandırılmış idari “PotemkinPanoları”ndan ibaretsiniz.

Çariçe Katherina’yı ziyarete gelecek komşu imparatoru sınırda karşılayıp, nehir yoluyla başkente getirmesi gereken Mareşal Potemkin, yol boyunca nehrin her iki yakasında sırıtan sefilliği misafire göstermek istemez. Böylece hızla köylerin nehre bakan taraflarına; şık ve zengin köy evlerinin ön cepheleri gibi boyatıp hazırlattığı panolar diker. Bunların önünde de iyi giyimli ve besili “model” köylüler yolculara el sallar. İşte bu unutulmaz tarihsel işin anısına, önden cilalanıp, olmadığı bir şey gibi seyrettirilen objelere “Potemkin Köyü” veya “Panosu” denir.

Siz mahkeme değil Potemkin Panosu’sunuz. Ancak burada atladığınız şey; bizim nehirde seyreden geminin yolcuları değil, panonun arkasındaki sefil gübrelikte saklanmış gerçek köylüler olduğumuz. Kaldı ki artık gemi yolcularının da gayet durumun farkında olduğu malum. Tutuklu vatandaşlarını elinizden kurtarmaya çalışan Almanya, ABD, Fransa, Yunanistan vb. ülkeler tehdit ediyor veya çıkar teklifinde bulunuyor. Boyalı-cilalı adliye saraylarının içinde gerçek bir yargı bulunmadığının herkes ayırdına varmış durumda.

Komşu yabancılara ayıp olur ama bize diyebilirsiniz ki; “Siz sosyalistsiniz, zaten sizin için hukuk egemenlerin çıkarı değil miydi? İlginç olan nedir? Gerçeğinden sahtesinden size ne?” Yani evet, hukuk da temelde sizin yaptığınızla aynı işi görür ama çok daha karmaşık ve zarif belirsizlikler, seyirlikler yaratarak, alkışlar alarak başarır bunu. Bir kıyas yapmak gerekirse, her ikinizin amacının da donmuş bir nehirde balık avlamak olduğunu varsayalım: Siz buzu baltayla kırarak bir delik açmışsınız ve görünen balığın kafasına baltanın sapını indiriyorsunuz. Hukuk aynı yerde buz pateni yapar. “Peki, onlar balığı nasıl yakalıyor?” derseniz artistik patinaj seyretmek için o kadar çok balık yığılır ki kepçeyle toplarsınız. Bakın Batı Avrupa’ya; ölçüsüz sömürü ve çaresizlik ortasında göçmenler dışında tek bir ayaklanma var mı ortada? Gece evler basılıyor mu? Avukatlar hâkim görmeden bir sene tecrit hücresinde tutuluyor mu? Hayır. Çaresiz seyirciler oturmuş hukuk devleti ve demokrasi izliyorlar alkışlayarak, her gün gelirleri, güvenceleri, mutlulukları azalsa da akıllarına başka bir şey gelmiyor. İşte hukuk böyle iş görür.

3.Haksızlık olmasın; yakın zamanda sadece şiddete, zora ve boyalı sahtekarlığa dayanmakla yetinmeyip “rıza” da yaratan bir işinizi gördüm. Hapishanede, hepimize ücretsiz dağıtılan “Değer” isimli aylık bir kurum dergisi var. Size Haziran 2018 sayısından bir “tutuklu” okur mektubu alıntısı yapayım; okurun henüz tutuklu olduğunu unutmayın çünkü konumuzla ilgili bu:“… Gerçek budur ki sizlerin her ay vermiş olduğu bilgi, bulunduğum ceza infaz kurumunda gösterilen hoşgörü ve verilen kurslar sayesinde topluma kazandırılmamak elde değil!”

İşte budur! Durdu Bey’in şahsında, adalet duygusu incitilmemiş, hakkındaki hüküm bile henüz kesinleşmeden “amansızca” topluma kazandırılan mutlu bir vatandaş. Hangi aşamada dışına atıldığını kestiremediğimiz topluma; elinde olmaksızın, Kozan M Tipi Hapishanesi İdaresi tarafından geri kazandırıldığını hissettiren şeydir hukuk. Buna “rıza yaratmak” veya “hegemonya” deniyor. Bizde başaramadığınız bu gibi duruyor.

Antonio Gramsci“Hapishane Defterleri” içinde ilginç bir dengeden söz eder:“…bir toplumsal grubun üstünlüğü iki şekilde kendini belli eder. ‘Tahakküm’ biçiminde veya ‘entelektüel ve moral önderlik’ biçiminde. Bir toplumsal grup ‘yok etmeye’ ya da belki de silahlı güce bile başvurarak kendine tabi kılmaya eğilimli olduğu karşı gruplar üzerinde hâkimiyet kurar. Bir toplumsal grup hâlihazırda resmi bir güç kazanmadan ‘önderlik’ edebilmeli ve aslında etmelidir. (Gerçekte bu böyle bir gücü kazanmanın başlıca koşullarından biridir.) (…) fiziksel gücü sağlam bir biçimde elinde tutsa bile aynı zamanda ‘önderlik etmeyi’ de sürdürmek zorundadır” [1]

İşte bu önderliğin tipik uygulamalarında birisinin adı hukuk uygulamasıdır. İyi seyirci toplayan ve onlar artistik performansa dalmışken kelepçeleyip “topluma kazandıran” etkidir. Bu gerçekten yoksullar ve ezilenler için büyük tehlikedir.

Elbette sizinki de tehlikeli. Ama daha ziyade; “rıza” ile “zor” arasında kalmış (yani hegemonya işlevini yerine getirmekte, inandırıcılıkta zorlanan, zor kullanmanın da gittikçe riskli hale geldiği dönemlerin karakteristiği olan) kokuşma, sahtecilik ve ahlaki bozulmayı teşvik açısından tehlike yaratıyorsunuz.

Kısacası ya bizi de Durdu Bey gibi “elimizde olmadan” kazandırdığınız bir toplum inşa etmeyi deneyeceksiniz ya da rejiminiz artık çöküyor. Varsayalım çökmedi; mevcut kadro, mevzuat ve içtihat yapısı üzerinden denenecek her türlü normalleştirmeye karşı duracağımızı bilin. “Devri sabık yaratmayalım”; “devamlılık önemli” gibi iddiaları asla kabul etmeyeceğiz. Lağvedilmelisiniz ve edileceksiniz. Yaptığınızı, size yaptırılanı, asla unutmayacağız.

4. Kısacası benim açımdan, basitçe giriş yaptığım nedenlerle, dosya üzerine konuşmanın bir değeri yok ama avukatlarımız açısından bu iş hem mümkün hem de gereklidir.

Şimdi biz sanık olmanın keyfini çıkarıp açık konuşalım, avukatlarımız ise “dava dosyası” adlı tarihsel açıdan ölmüş ve hukuksal açıdan gömüldüğü yerden çıkarılıp salona getirilmiş olduğu anlaşılan adli mevtanın otopsisini yapsınlar.

Eğer ileride mahkemenize bir kere de avukat olarak gelirsem; söz, ben de dosyadan konuşurum.

5. Otopsi benzetmesi önemli uygunluklar içerir. Avukatlık mesleği ciddi ve son derece tehlikeli bir meslektir.

Ünlü ABD Yüksek Mahkeme Yargıcı John Marshall Harlan: “Görevini yerine getiren bir avukat zorunluluk nedeniyle hakikate ulaşmanın önünde engel olabilir.”[2]demiştir. Biz birçok kere olduk ve bundan gurur duyuyoruz. “Siz nasıl insanlarsınız! Mahkemenin hakikate ulaşmasını engellemenin nesinden gurur duyuyorsunuz?” denilebilir.

İşkence yapılmış, korkutulmuş, sindirilmiş, yanıltılmış, sahte ödül vaatleri ile kandırılmış bir sanığın doğruyu söyleyerek “olayı ortaya çıkarma” potansiyeli karşısında, avukatın tereddütsüzce Susma Hakkı kullandırarak kararttığı hakikat işte böyledir.Mecelle’nin 30. maddesinde: “Def-i mefasid celb-i menafiden evlâdır” yazardı. İnsan onuruna verilmiş veya yönelmiş zararı ortadan kaldırmak benim açımdan sizin “gerçeğe ulaşmak” diye tarif ettiğiniz faydayı sağlamaktan çok daha değerli.

Aslında sizin için de öyle olması gerekir. Var “yeni” kanunda yeri ama söylemeyeceğim. Kanun sevmediğinizi biliyorum. Belki haklısınız , artık bir kıymeti yok kararnameler karşısında. Biz Mecelle’den gidelim ihtiyaç duyarsak; hem daha veciz yazılmış.

Avukatın sisteme hasarı bununla da kalmaz. Müvekkilinin anlattığı “öyküyü” dinleyip eğer aynen bu şekilde “polise, savcıya, yargıca, jüriye, müfettişe…” anlatırsa başına neler gelebileceğini tane tane açıkladığı sanığa, “öyküsü” üzerinde bir kere daha düşünmesi amacıyla fırsat veren kişidir avukat. Sadece bu kadarının tahrip gücünü kavrayabilmek için; bizim kadar çok “ilk hikâyeyi” ve “ikinci hikâyeyi” arka arkaya dinlemelisiniz. Sanığa daha iyi duran bir öykü öneren avukatlar da vardır ama bu bir meslek kusurudur. Ayrıca işler  kötüye gittiğinde, son derece ciddi ekonomik ve sosyal tehditler de içereceği için akıllı avukatlar bu işten uzak durur. Bu da yetmez; üzerinde açık seçik parmak izi bulunan kanlı bir bıçağın, usule aykırı elde edilişini ısrarla anlatarak, onu bir delil olmaktan çıkarmayı başaran kişidir. Korkunç göründüğünü biliyorum ama avukat budur.

“Hukuksal hakikat” her ne pahasına olursa olsun ve her ne şekilde elde edilirse edilsin ulaşılması gereken türde bir “gerçek” değildir. Anayasal düzenin ve insan onurunun izin verdiği ölçüde ulaşılabilen bir gerçektir.

Bu durumda bile; ne sanığın, ne tanığın, ne polisin, ne hakimin“gerçeği” hakikatin ta kendisidir. Keskin nişancı John Allen Muhammed’in yakalanarak çıkarıldığı kürsüde; “gerçeği, tüm gerçeği, yalnızca gerçeği” söylemek üzere yemin etmesi istendiğinde “İsteğiniz anlamdan yoksun”[3] demesi tamamen haklıdır. Hiçbir anda ve hiç kimse “yalnızca gerçeğin” tamamına erişemez ve onu ifade etmek üzere yemin edemez.

Bunun için Durdu Bey’in üzerinde “bilâhüküm” yaratabildiğiniz türden bir “topluma kazandırma” gerekir ve bu halde bile elde edebileceğiniz ancak Durdu Bey’in sizin gerçeğinizi benimseyip mutlu olmasından ibarettir. Buna “rıza” diyoruz. “Boyun eğme” ile arasındaki çizgiyi saklayan ve onu bir konsensüs gibi satmayı başaran ticarethane de hukuk devletidir. Elinizde olmayan bu. Sizinki daha ziyade “tablacılık” diye tanımlanabilir. Dükkân sahibi değil ama esnafsınız.

6. Kısaca; “biz kendi gerçeğimizi ortaya çıkarıp hükme bağlayacağız, sizin de göreviniz bize yardım etmek, suçu her ne olursa olsun onun çıkarına karşı bizimle çalışacaksınız” diyorsanız; iradesini kırmak için birlikte çalışalım, yasanın boşluklarını öğretmeyin, bizimle beraber yanıltın ki işe yarasın, itiraf almaya çalışıp bize anlatın demiş olursunuz ve size söylenmesi gereken şudur; “Could Airn!”. Eskiden İskoç denizciler gemide ağızlarından Tanrıya ilişkin kötü bir söz kaçırırlarsa ilk duyan, yüksek sesle ve tamamen antika aksanla bağırırmış “Soğuk Demir!” Bunu duyan her denizci yakınlarında bir demir parçası bulup bir süre tutarak uğursuzluğu savmaya çalışırmış.[4] Bu totemi hafife almayın: Tanrısına küfredildiğinde uyaracak ve savuşturacak bir ritüeli kalmazsa, kaptan köşküne kurulduğunuz Adliye Gemisi’ni batırırsınız. Avukatlara müvekkilleri aleyhinde önerdiğiniz ve “hakikat, vatan, millet, hukuk” diye sosa batırdığınız işbirliği küfürdür; müvekkil ister cep saatinizi yürütmek ya da isterse  anayasal düzeninizi yıkmaya çalışmak suçlamasıyla önünüzde bulunsun fark etmez. Yapmayacağız.

7. İlginçtir ama Kıta Avrupası pozitivist geleneğinde hayal ettiğiniz türden sapmalar yaşanmıştır. 1978 tarihli Hamburg Eyalet Yüksek Mahkemesi kararında: “Yargının bağımsız bir organı olarak avukat, hukukun gerçekleşmesine yardımcı olmalıdır. Bu yüzden (bu açıdan) avukat, hâkim ve savcının yanında yer alır” denmiştir.[5] İçerisinde doğduğu ve mirasçısı olduğu, her suçun “devlete karşı” işlenmiş olduğu inancına sahip Nazi Okullarının bu silik gölgesi, bugün de her üç mesleğin kültürünü gün geçtikçe hafifleyerek de olsa zehirlemeye devam ediyor.

8. Bugün olanı bir başka tarihsel örnek üzerinden de konuşabiliriz. 1962 tarihinden önce bizim avukatlık kanunumuz da bu devletçi izi taşıyordu: “Mevzuu irtica olan yahut milli vahdet ve şuurla telifi mümkün olmayan fiillere müteallik davaları deruhte etmeyi itiyat edenler, disiplin takibatına lüzum kalmaksızın baro idare meclisinin talebi ile Haysiyet Divanı kararıyla meslekten çıkarılırlar.”[6]deniyordu.

Bugün olan da yaklaşık olarak budur. Suçunuz “kimlik” yani hangi davaları “deruhte etmeyi itiyat haline” getirdiğiniz. Bu davalar avukatsız görülür mü? Hayır. Bir avukatın bu davalardan kaç tane alabileceği bir düzenlemeye mi konu edilmiştir? Hayır. Bir sefer veya tamamen arızi olarak bu davalara bakmak değil; bu davalara bakmayı alışkanlık edinmektir suç!

Ne yaptığımızdan değil, ne olduğumuzdan davacısınız. Bu da aramızdaki meselenin konuşulmasını hukuksal olarak zorlaştırırken, siyasal olarak kolay ve anlaşılabilir kılıyor. Devletten hatta artık onu tek başına temsil etme iddiasında bulunan devlet başkanından yana olmamızı istiyorsunuz. Bu siyasal bir talep, cevabı da öyle olmalı.

9. Öyleyse bazı “hakikatlerin” hukuksal, bazılarının siyasal olduğunu mu savunuyoruz?

Bir mesele hakkında bu “ekonomiktir” veya “politiktir” (hukuksaldır, bilimseldir, sanatsaldır…) dediğimizde elbette onun eti ve kemiğiyle bu malzemeden yapıldığını yahut salt bundan ibaret olduğunu söylemiş olmayız. Genellikle söylemeye çalıştığımız şey o konunun bu teorik disiplinle açıklanmaya ve değerlendirmeye daha yatkın olduğudur.[7]

Başka bir değişle; “beni ‘devrimci’, ‘sosyalist’, ‘komünist’ olduğum için yargılıyorsunuz, başka bir suç veya eylem gösteremiyorsunuz” diyen kişiye; “evet bunlar yasadışı silahlı örgüt ideolojileri, o nedenle zaten bunu ikrar etmen yeterli” diyebilir misiniz? Yani zaten demişsiniz ama bunu meşru olarak yapıp yapamayacağınızı tartışıyoruz. Bu meselenin açıklığa kavuşması için bir “hukuksal” bir de “siyasal” atfa ihtiyaç var. Hukuksal atıf hemen hatırlanacaktır; mülga Türk Ceza Kanunu’nun 141 ve 142. maddeleri. Yani evet, suç teşkil edecek bir şey yapıp yapmadığımızdan bağımsız olarak “komünist olmak” suçtu ve bugün artık değil. Biraz önce hatırlattığım 3499 sayılı Avukatlık Kanunu atfını da unutmayın. Yani evet, suç teşkil edecek bir şey yapıp yapmadığınızdan bağımsız olarak sürekli “komünistlerin avukatlığını yapmak” ihraç sebebiydi ve bugün artık değil.

Şimdi gelelim siyasal atfa; bu alanın en klasik metinlerinden birisinde mesele üç düzeyde incelenir: ideolojik, ekonomik ve politik. Çayan’a göre mücadele üç cephede birden yürüse de politik savaş; “…direkt gerici sınıfların yönetimini hedef alan mücadelelerden oluşur.”[8]Bu gerçekten önemli çünkü politik mücadele veya Çayan’ın tabiriyle “politik savaş”özellikle de silahla yapıldığında yürürlükteki ceza kanunu kapsamında suç oluşturabilir.

10.  Siyasal şiddetin kriminal bir veçhesi olduğu söylenegelir ve bu nedenle siyasal şiddete doğrudan veya dolaylı olarak temas ettiğimizi kolaylıkla öne sürebiliyorsunuz: “Avukatlığını yapmışsınız, arabuluculuk yapmışsınız, tanıyormuşsunuz, ziyaret etmişsiniz, gözaltını takip etmişsiniz…”

Avukatlığını yaptığımız dosyalara bakın ve siyasal şiddet iddiasını bir nicelik ölçeğine vurun. Etrafınız Ankara Garı’nda olduğu gibi bombayla tek seferde yüz kişi öldürebilen örgütlerle, Reina Katliamı’nda olduğu gibi tek başına, tek seferde elli kişi öldüren adamlarla, uluslararası silah tekelleri ve devletler tarafından eğitilip-donatılmış kendilerine: “Parti, Hizb, Ordu, Hareket, Heyet…” gibi büyük isimler vererek binlerce kişiyi silahaltına almış gruplarla çevrili. Bunların ne davalarına ilgi duyuyor ne suç potansiyelleriyle uğraşıyorsunuz. Elbette avukatlarını da taciz ettiğiniz yok.

Bunlar sizin için zaman zaman eğitip donatılacak, kullanılacak yeri geldiğinde tasfiye edilecek unsurlar. Gerçekleştirdikleri “kafa kesmeler, yakmalar, cinsel tecavüzler, kimyasal yok etmeler…” sizin için siyasal bir endişe konusu değil. Silah verirken de bombalarken de rahatsız olmuyorsunuz. Çünkü biliyorsunuz ki iktidarınıza talip değiller.

Kendileri için açılan –hatta bazen büyük zorluklar ve bedeller ödeyerek bizzat kendilerinin açtıkları- alanda döngüsel bir şiddet üretiyorlar. Zaman zaman egemenlik alanlarınıza sızan ama asla bütünsel bir tehdit barındırmayan bu şiddetin neredeyse tamamına yakını da yoksullar tarafından üretiliyor ve yoksullar üzerinde kullanılıyor. Sizin ise muhalefeti terbiye etmek, gündem değiştirmek, çeşitli “krizleri” atlatmak için ve burada sayılamayacak kadar uzun pis işlerde halka karşı kullanılan bu tür şiddetten yararlandığınız görülebiliyor.

Demek ki temel sorununuz ve aynı anlama gelmek üzere “kriminalize etmeniz”; ağır suç haline getirmenizin nedeni nicelik, kural dışılık, dehşet değil. Kamu düzeni bozulduğu için bu kadar endişeli değilsiniz; failin “iktidar” talebi sizi endişelendiriyor. Elbette bu aynı zamanda hukuk talebi.

Latinler “hukuk şiddet karşısında çaresizdir”[9] derlerdi. Bu tam bir kavrayış konusudur. Çünkü“… Şiddet hukukun düzenine aittir. Hukukun başına dışarıdan gelmez ve hukuku içeriden tehdit eder. Benjamin devleti ve hukuku esas tedirgin eden şeyin tikel çıkarlara yönelmiş suç olmadığını, bilakis kurucu şiddet olduğunu öne sürer…”[10]Bir nicelik değil, nitelik ölçüyle karşı karşıyayız. Başka bir değişle; “…Devlet kurucu şiddetten yani hukuk ilişkilerin (Rechtsverhalt nişse) haklılaştırabilecek, meşrulaştırabilecek (begründen) ya da dönüştürebilecek ve dolayısıyla kendisini hukuka hakkı olan olarak sunabilecek şiddetten korkar.”[11]

Dosyadaki hiçbir avukat ile “eylemi gerçekleştirenlerin avukatı olmaları” dışında bağ kuramadığınız halde, ısrarla Savcı Kiraz’ın rehin alınması ve devamındaki ölümleri bu dosyada konuşmak istemenizin nedeni budur. Onlarca ağır konvansiyonel hatta kimyasal silah kullanan, binlerce kişilik örgütlere ayırmadığınız vakit, endişe ve kurguyu “tek tabanca” ile gerçekleştirilmiş bir eyleme yöneltmiş olmanız, bunun niteliğini okuyabiliyor olmanızdan.

Hukuksal olarak hiçbir kıymet taşımayan iddianamenizin siyasal olarak bir bilinç taşıdığı –eğer bilinç kavramı bir akıl gerektirdiği için bu yığıntı pespayelikle ilişkilendirilemez deniyorsa bilinçaltı diyelim- görülüyor.

Olağanlaşmış ve süreklileşmiş bir “istisna hali” uygulayarak hiç soluk aldırmamaya çalıştığınız bu devrimcilerin avukatlığını üstlenmek bizi de otuz yıldır kesintisiz olarak hedef tahtasında tutuyor.

11. “Kimin” avukatlığını yaptığımıza ilişkin otuz yıllık süredurumun yarattığı “kimlik” ile suçlandığımızı aktarmıştım. “Neyin” avukatlığı konusunda savcıyla görüş ayrılığımızı da yukarıda açıkladım. İllegal örgütün avukatı olmaz. Bu terimdeki “illegal” kavramı, yasanın çiğnenmesini değil yasanın dışında olunmasını, yasanın tanınmamasını ifade eder. İllegal silahlı örgüt, siyasal partiler veya dernekler kanunu uyarınca kurulmaz,  vergi ödemez, muhasebecisi, avukatı olmaz. Bir hukuk tüzel kişisi değil, siyasal varlıktır. Pekiyi sürekli veya büyük yoğunlukla aynı siyasal örgütün çeşitli türden davalarında avukatlık yapılınca da mı “örgüt avukatlığı” sayamıyoruz? Elbette olmaz.

“Neyin” avukatlığını yaptığınız; Avukatlık Kanunu ve meslek deontolojinizin size tanıdığı hak ve yükümlülüklerin, siyasal ve kültürel varlığınızla kesinleşmesinden ortaya çıkıyor. Mesele ilkenizi önceden bildirmekte.

Eğer şiddet kullanıldığı iddia olunuyorsa; sadece hangi türünde avukatlık yapacağınızı önceden bilmek, eğer paraya ilişkin bir dava görülüyorsa; hangi yönlü para trafiğinin avukatlığını yapacağınızı önceden açıkça göstermek ve eğer haklar ve yükümlülükler tartışılacaksa kimin hakları ve kimin yükümlülükleri için dövüşeceğinizi önceden ilan etmek: Halkın Hukuk Bürosu budur.

Devrimcilerin, yoksulların, ezilenlerin, kadınların, çocukların, işçilerin, doğanın yanında avukatlık yapmaktır. Hem yaptığımız için, yani hukuksal olarak, hem de önceden söylediğimiz için, yani siyasal olarak biliyorsunuz.

12.  “Siz” ve “Biz” kavramlarını bir kere daha tereddüde yer vermeyecek belirginliğe kavuşturalım. Eğer sizleri kavramının temel kullanışıyla “hâkim” olarak ve aleyhimize faaliyetinizi de hukuksal  “hata” veya “kusur” olarak kavrasak –rıza göstersek- sızlanmak bile ayıp kabul edilebilirdi. El-Ezher ekolünden Abdülmüteal es Saidi; “Hâkimin hüküm verirken içtihat hakkı vardır. İsabet ederse iki sevap, hata ederse bir sevap alır. Aleyhine hüküm verilenden başkasının onu tenkit etmeye hakkı yoktur.”[12]der. Bu bir tür dokunulmazlıktır.

Maalesef iktidardan yana kaybettiğiniz dokunulmazlığınızı, bizden yana henüz kazanmamıştınız bile. Ne sizi “hakim” olarak ne de fiilinizi “hata- kusur” olarak değerlendirmek mümkündür.

13.  Siz kimsiniz?

a)Kendi arazileri üzerinde yargılama yetkisine sahip toprak sahipleri (derebeyleri, junkerler, landlordlar) gibi mülkiyete dayalı bir sosyal sınıf veya asalet bloğu oluşturmuyorsunuz,

b)Bir Tanrıyı ve onun kitabının vazettiği adaleti uygulayan (dini-kültürel bir kadro oluşturan) tahkik komisyonlarının rahip üyeleri, kadılar, kazaskerler veya imamlar gibi özellik ve ayrıcalık sahibi görevliler değilsiniz,

  1. c) Bir kralın (veya eşitler arasında birincinin) kendisine yakın güçlerde prenslerle ve vasal bağı olmayan kent içi ahalisiyle ilişkilerini dengeleyecek bir üçüncü güç değilsiniz,

Kimsiniz?

Aslında şeklen, cumhuriyetin ilk döneminde olduğu gibi, yoksul çocukları arasından devşirilmiş ve nispeten yaş, kıdem ve bir miktar da liyakat esas alınarak tabakalanmış yargıç kastına dayanıyor olmanıza rağmen; nitelik açısından bunlarla da herhangi bir benzerliğiniz kalmamış. Devşirilmiş olmaktan ziyade kılıçtan geçirilmiş, daha doğrusu bu kastın “bakiyyet-üs süyûfu” olduğunuz anlaşılıyor.

Askeri cuntalar, ulusalcı klikler, fırsatçı liberal hükümetler, dini ve ticari cemaatler ve nihayet Temmuz Darbesi’nin kılıç artığı olarak Türk Yargısı; artık sadece bir kimlik (gelenek, kast vb.) değil, olgusal varlık bile iddia edecek durumda değildir.

14.İşin başında “tek bir iktidar odağının” çıkarları için düzenlenmiş idari panolardan, Potemkin Panoları’ndan söz etmiştim; ancak bu benzetmenin bir yanılgıya yol açmasını istemem: Bir merkeziniz (odak noktanız) yani ideolojik çekirdeğiniz olduğu yanılgısına…

Cumhuriyetin çağdaşlarına benzeterek iyi kötü kodifiye ettiği “hukuksal çekirdek” parçalandı. Artık referans alınamaz. Sizi yeni bir rejimin “Nizamiye Mahkemeleri” diye bize yutturmaya çalışsalar da, özünüzde birer varoş/ban mahkemesinden ibaretsiniz. Etrafında dönecek gezegeni bulunmayan uydular gibisiniz.

15.“Var” Macarca kale, hisar demek. Almancadaki “burg” yani “varos” da kale dışı. Macarcada (s)’ler (ş) okunduğu için varoş diye okuyoruz Nişanyan’a göre.

Türkçeye 16. yüzyıldan bu yana “sur dışı yerleşim” diye geçmiş, sonraları unutulmuş, seksenlerde yine hatırlandı. Belki de aslında müstehakımızsınız; biz de mahalleden, gecekondudan, banliyöden geliyoruz. İç kale mahkemesi hak etmiyor olabiliriz. Ama tam da “banliyö” kavramının hukuksal kavramı nedeniyle, siz de artık olmayan merkezden savrulmuş durumdasınız. “Ban”; feodal hukukun temel kavramlarından olup derebeyi sözleşmesi ve yetki-tasarruf alanı demek. Surlarla çevrili kentler yani “yeni” merkezler derebeyi banından muaf tutulmuş. Böylece “banliyö”, kent surları dışında kaldığı için feodal hukuka tabi olmaya devam eden yer anlamında kullanılmış. Ünlü “banal” etiketi de buradan geliyor; köylü davranışı, zevki, tutumu anlamında. 13. yüzyıldan itibaren buralar fiziksel olarak kentlere dâhil bile olsalar vergi ve yargı yönünden derebeylerine bağlılıkları devam etmiş. Prens Otto von Bismarck 1880’lerin sonunda köy kanunu tasarısını eleştirirken, hala yürürlükteki “ban”lara atıf yapıyor; 19. yüzyılda bile…

Bu siyasal iktidarın, yıktığının yerine yeni bir merkez oluşturup oraya da kale içi kurumsallaştıracak kadar ömrü olacağını sanmıyorum. Bu nedenle sizin ömrünüz de Mehmet Ağar-Süleyman Soylu derebeyliğine devredilmiş içişleri banına bağlı bir varoş mahkemesi olarak gelip geçer büyük ihtimalle. Sağlık sektörü galiba Menzil’e, eğitim de Kadiri derebeyliğine bağlı. Sözde yeni “merkez” devlet başkanı ile ailesinin ömrü boyunca sürer gider en kötü ihtimalle, sonrası kaos.

Bu durum bir yandan en büyük şansınız, diğer yandan da en büyük felaketiniz olarak kabul edilebilir.

 

 

16. Şans şu: istediğiniz “banalliği” yapabilirsiniz. Sizi ayıplayacak yahut adli bir tevbihe konu edecek ne kent kaldı ne de gelenek var. Bu kavram; kentleşmemiş kenar mahalle toplumuna karşı kale içinin burun kıvırmasıydı, artık böyle bir merkez yok. “Ben anayasa mahkemesinin kararına uymam, yanlış bir karar o!” diyen büyük müçtehit terfi eder; “yeniden milletvekili seçilmesi önemli değil, ben maddeyi başka türlü yorumluyorum” diyen yargıç tüm parlamentonun dokunulmazlığını tek kararla kaldırır. Her şey serbesttir artık.

Yani davranışlarınızı ayıplayacak ve cezalandıracak bir “Tanrı” yoksa her şey mubahtır diye düşünüyorsunuz korkarım. Tavsiyem, bir kere daha, sakin kafayla Karamazov Kardeşler’i okuyun. Hala Dostoyevski’den öğrenecekleriniz olabilir.

17. Tüm bu çöküş dönemi (dekadans) içinde gözünüze herhalde bayağı bir avangart görünen bu kararları verebilmenizin bedeli ise elbette itibarsızlık.

Yaşam kaliteniz düşüyor, mesleki ve insani tehdit altında sürekli tedirginsiniz. Bugün öğlen vereceği karar yüzünden akşam görevden alınabileceğini, meslekten atılabileceğini hatta tutuklanabileceğini bilen kamu görevlilerinin sinikliği “yargıç” fikrine yakışmayan bir biçimde üzerinize çökmüş görünüyor.

Razı görünüyorsunuz. Hatta bunun insanı ahlaken, düşünsel olarak ve fiziksel açıdan çürütücü etkisini hafife alır gibisiniz. Siz bilirsiniz.

18. Tam olarak açıklığa kavuşturulması gereken şudur: Sizi, siyasal iktidarın çıkarları için hukuku kullanmakla mı suçluyorum? Korkarım hayır. Bu bir yaratıcı potansiyel gerektirir.

Neredeyse tamamen hukukun içinde kalarak: “Führer worte haben Gesetzeskraft” (Führer’in ağzından çıkan yasadır) diyebilmiş çok gelişkin örnekler var.

Berlin bombalanırken bile ara vermediği Führer adına yargılama faaliyetini yürütürken çöken salonun yıkıntıları arasında ölmüş yargıç Freiser, sadece bağlılığın değil yaratıcılığında sizin sınıfınız açısından şahikasıdır. Freiser; Führer için “O söylememiş olabilir, o olsaydı nasıl düşünürdü diye değerlendirip öyle karar vermek sizin göreviniz” diyerek; ulaşılabilir sınırı geçmişti.

Bir de kendi vasatınızı düşünün ve karşılaştırın. “Faşizmin yargısı iktidarın amaçları için hukuku kullanıyor” tespiti sizin açınızdan fazla parlak olur. Elbette iktidarın işine yarayan “banalliklerinizin” nedeni inancınız, bağlılığınız veya ideolojik birikiminiz değil. Tutumunuz basitçe, devletin sopası ve polisin uzantısı olarak itip kakılmanızdan kaynaklanan sinikliğinizin bir eseri. Bütün bunların zarar verme kapasitenize ilişkin bir hafife alma olduğunu düşünmenizi istemem. Siz de kaba güç kullanmayı örgütlü hale getirmiş, yalan söyleyebilen ve düşmanlık üretme potansiyeline sahip diğer kurumsal organizmalar gibi insanların yaşamını mahvedebilir, ülkeye kalıcı zararlar verebilirsiniz. Bunun için özel bir ideolojik gelişkinliğe ihtiyaç yok.

Daha da beteri, söylediklerinize inanıyor olma ihtimalinizin de mevcut olması: “Radikal özgürleştirici siyasetin karşısındaki düşman propagandasının tabiatı gereği sinik olmasının sebebi işte budur. Kendi dediklerine inanmaması anlamında değil çok daha temel bir seviyede, kendi dediklerine gerçekten inandığı ölçüde…”[13]

19. Gelelim bize.

Düzmece suçlamaları bir kenara bırakıp, sizi tarif ederken olduğumuz kadar açık sözlü olmaya çalışarak kendimizi de tarif edelim ki aramızdaki mesele bütün çıplaklığı ile görülebilir olsun.

Dışarıdan bakınca, aklınıza ilk gelecek olandan başlayalım; iktidarda değiliz, yoksuluz, hapisteyiz, bir yıldır özgürlüğümüzü kaybettik ve mesleğimizi de ömür boyu kaybetmek üzereyiz. Öyleyse biz bu avukatlıkta tutunamadık!?

Eğer, düzenin ayrıcalıklarını elde edemediğimiz yahut daha doğru bir tanımla elde etmeye yeteneğimiz ve imkânımız bulunmadığı düşüncesindeyseniz yanılırsınız. Aksine her gün bunun için defalarca fırsatımız oluyor. Ancak John Berger’in Picasso için yaptığı analizi aklımızdan çıkarmıyoruz: “…Onun deneyimi burjuva toplumunun sunduğu biçimiyle başarının ve onurun artık aklını çelmemesi gerektiğini kanıtlar. Bu ilke adına reddetme değil kendini koruma adına reddetme sorunudur artık. Burjuvazinin gerçek ayrıcalıklar sunabildiği zamanlar geride kalmıştır. Şimdi sundukları sahip olmaya değmeyecek şeylerdir…”[14]

            Elimizi, vaat edilenin pisliğiyle kirletmemek için düzeninizden uzak duruyoruz; tükenmemek ve çürümemek için…

20. Bizim yaşamımızı değiştiren “devrimcilerle temas etmek” olgusudur. Diğer bütün ideolojik, felsefi, politik etkenler bunu sonralar veya sonradan inşa edilir. Bu temas bir avukat için kurucu niteliktedir.

Bu dava özelinde ilgi duyduğunuz müvekkillerimiz; yasadışı silahlı örgütlere (özelde DHKP-C’ye) sempati duymakla, propagandasını yapmakla, yardım etmek, üyesi veya yöneticisi olmakla suçlanan insanlar. Çokçası asılsız suçlama altındalar ama elbette aralarında gerçekten örgüt üyesi ve yöneticisi olanlar da var. Sizin açınızdan son derece açık gibi duran bir hukuksal konum; örneğin örgüt adına silahlı bir eylem gerçekleştirmiş ve sağ yakalanarak mahkeme önünde örgütü savunmuş bir militanın avukatlığı dahi neredeyse eylem anından başlayan bir dizi zorlu ve karmaşık süreci barındırır ve bu avukatlık faaliyeti yıllarca sürebilir. Bu ilişki ağının içerisine müvekkilin ailesini, arkadaşlarını ve onlara çok çeşitli nedenlerle ilgi, sempati, merak duyan kamuoyunun bilgi ve haber ihtiyacını eklediğinizde; yaşamınız boyunca sürecek geniş bir çevrenin inşa olduğunu fark edersiniz.

Tek bir politik militan müvekkil için tarif etmeye çalıştığım tabloyu yıllar geçtikçe yüzlerce müvekkil için genişletin ve yıllar aritmetik olarak artarken vekâletnamelerin geometrik olarak artacağını unutmayın.

Kısacası meslekte yirmi yılın sonunda, bugün, sayıları on binlere varan bir müvekkil, aile, tanıdık ağıyla çevrelenmiş durumdayım ve devlet bu sosyal-siyasal-mesleki çevrenin tamamını en az bir kez DHKP-C örgütü ile ilişkilendirmiş durumda. Ancak dışarıdan bakınca “örgüt üyeliği”ne benzettiğiniz şey muhtemelen bundan ibaret değil. Devam edelim.

21. Örgüt ile ilişkisi olmamasına rağmen suçlanan kişiye karşı ailesinin ve yakınlarının ilgisinin bir benzeri; örgüt üye ve yöneticileri için örgütün ilgisidir.

Evet, örgüt avukata ulaşır; üyesinin sağlığını, hukuksal ve siyasal durumunu, ihtiyaçlarını öğrenir. Sorduğunuz buysa; meslek hayatları boyunca yüzlerce kez bu örgütsel “teması” gerçekleştirmiş olan avukatlar size gülecektir. Kendimden örnek vereyim: Yirmi yıldır kesintisiz olarak telefonlarım dinleniyor, bütün elektronik iletişimim denetim altında, birçok kez evimi, büromu, üstümü aradınız, yılın en az iki-üç ayı fiziksel takip altındayım ama beni bugüne kadar bir tek sefer bile “örgütsel temas” ile suçlamadınız! Çünkü kamu idaresinin kendisini komik duruma düşürmeden avukat hakkında bu iddiayı ileri sürmesi mümkün değildir yahut en azından değildi. Artık varoş-ban yönetiminin hukuksal çöküntüsü altındayız,  dolayısıyla eğer içişleri bakanı utanmayıp ileri sürüyorsa, sizin ondan bağımsız  kurumsal bir ahlakınız veya haysiyetiniz kalmadığı için size de sorulabilir geliyor. Bütün kötülüklerine rağmen hiç değilse o kadarlık “özne” bilincine sahip mahkemeler oldu geçmişte. “Sıkıyönetimin”, “Devlet Güvenliğin”, “Özel Yetkili’nin” sahip olduğu kadarına  bile sahip olmak sizin için büyük lüks. İnsanın böyle bir kurumsal aşağılanma ve siniklik karşısında dehşete düşmemesi zor ama tekrar size dönmeyelim.

Evet, örgütler siyasi ceza dava avukatlarına ulaşır ve üyelerinin davalarının akıbetini öğrenirler. Suçlama bu olduğunda, hukuksal olarak adettendir, tarih, yer ve içerik bilgisi de koymak iyi olur ki üzerinde konuşulacak bir “olgu” bulunsun.

22. Şimdi gelelim en önemli konuya; sadece avukatlıklarını yapmıyor, onlar gibi “konuşuyor, davranıyor, direniyor” olmamız suçlamasına.

Yani avukatın “susma hakkı” hatırlatmasını geçtik, bizzat “susma hakkı kullanması, yemek kabul etmemesi, parmak izi, doku ve DNA örneği alınmasına rıza göstermemesi, slogan atması, imzadan imtina etmesi…” ne olacak?

Bunun bir “sessizlik fesadı” veya örgütün “susma yemini” (omerta) olduğu iddia edilmektedir. Yıllar içerisinde polisin geliştirebildiği sığ literatüre göre: “Örgütsel Tavır”. Bunun Lenin’in “Felsefe’de Parti Tavrı” veya Brecht’in “Tiyatroda Parti Konumu” dediği anlamda çaba ve yaratıcılık gerektiren bir pozisyon olduğu düşünülmemelidir. Daha ziyade “örgüt sus demiş, ondan susuyor” tarzı bir düz anlam amaçlandığını anlıyoruz. Yani eğer örgütün, özellikle de avukatlar tarafından aktarılan ve denetlenen, “Gözaltında Davranış Kuralları” kılavuzu yoksa; ne olmuştur da “kendisi hakkında aleyhe delil vermeye zorlama yasağı”nın sıradan bir görüntüsü kabul edilmek gereken “susma hakkı”, böyle kesif bir eylemsizliğe dönüşmüştür?

Bunu kavrayabilmek için polisin hazırlık soruşturmasındaki rolü üzerine fikir sahibi olmak ve bu haliyle adli bir süje olup olmadığını tespit etmek gerekir. Yani kendisi adli bir süje midir ve size adli bir süje gibi davranabilme istek ve kapasitesi barındırmakta mıdır?

Ünlü    “sessizlik muskası”nda (il maleficio della taciturrita) şöyle yazardı;

“O santa çorda che legasti cristo

           Legala lingua mia

                Che non dica ne bono retristo”

“Ey mesihi (çarmıha) bağlayan kutsal ip,

Benim dilimi de öyle bağla ki

İyi ya da kötü hiçbir şey çıkmasın ağzımdan”[15]

Bu bir sanığın, yani muhakeme süjesinin değil; tahkik prosedürüne (Inquistions prozess) sokulmuş bir kurbanın, yani nesnenin duasıydı.

Yargılama gizli yapılıyordu. (Bugün de öyle yapıyoruz) Yargılama yazılı yapılıyordu. (Bugün de kimseyi dinlemeye gönlünüz yok) Yargılamada sanığa ihtiyaç duyulmazdı. (Hapishane sürgünlerinden yeni oyuncağınız SEGBİS’e kadar bugün de sanıksız yapabilme hevesinizi görebiliyoruz)

Sanığın anlamı yargılamamın “konusu” olmaktan ibaretti. Bugün de dehşet içerisinde kapalı kapılar arkasında ve hatta hiç utanmadan medya önünde konusu “papazlar, gazeteciler, vatandaşlar, takaslar” olan dava isimlerinden ibaret sanıklar; akıbetlerinin belirlenmesi için pazarlıkların sonucunu bekliyorlar yattıkları yerde ve bir etki yaratamadan.

Dolayısıyla bu eski model, yani aynı adlı, ünlü (ve kanlı) Papalık Tahkik Komisyonu (Engizisyon) nedeniyle adı kötüye çıkmış yargılama usulü geri geldi ve bizim sözde bir kazanım olarak almış olduğumuz “itham” modelini tüm güvenceleriyle birlikte kovdu.

Kötü hukuk iyi hukuku kovar. Gresham Kanunu’nun bir versiyonu diyelim.

Burada sanığın konuşturulması, bir delil elde etmekten çok, onun “kendi aklı” ile ilişkisini kesip, tahkik prosedürünün aklına tabi olmasını sağlayacak adımın atılabilmesiydi. Bu bir “delil” olarak itiraftan tamamen farklıdır. Amaç direncin çökertilmesidir; ruhu kurtaracak olan budur. Bedeniniz artık yargılamanın değil cezanın ve arınmanın konusudur.

İnsanlar bunu bildikleri için muskalarına “ne bono ne tristo”[16] tek bir kelimenin bile ağızdan çıkmaması dileğini yazarlardı. Aklını koruyan, bedenini koruyabilir ve ruhun kurtuluşunu da sonra düşünürüz.

Her türlü suiistimale açık, çürümüş bir şiddet ortamı olarak siyasi polisin hak ettiği tutum “susma hakkı” değil “sessizlik ve eylemsizlik muskasıdır”. Siyasi polisin kendisi, böyle bir hava yaratılmaya çalışılsa da adli bir süje değildir. Sizi de asla adli bir mesele olarak değil düşman olarak görür. Polis yargısal bir muhatap değildir.

Dolayısı ile polis karşısındaki tutumumuz herhangi bir örgütün “Gözaltı Kılavuzuna” değil, açık ve analiz edilebilir bir hayat bilgisine dayanmaktadır.

23. “Bu “polis” hakkındaki hayat bilginiz; mahkeme ile güven ilişkisi kurun denebilir mi? Hayır.

Zira bu grup (polis, savcı, yargıç) açısından mesleki ahlakın inşa edildiği kültürel/kişisel alan; normatif tutum üretmeye yani anayasal düzenle sınırlanan ve yasal olarak önlerine konmuş kısıtlamaları tanımaya elverişli değildir.

Tarihsel deneyim incelendiğinde; düşmanlık söz konusu ise, Müslüman Türk “KİTMAN” kültürü, Müslüman Arap “TAKİYE” kültürü, Katolik Cizvit “ZİHİNSEL ÇEKİNCE” kültürü gibi birbirine benzer.  Benzer işlevsel ahlak normları ile eğitilmiş veya bu ahlakın toplumsal iklimine maruz kalmış kişilere, yeminleri, bağlılık vaatleri ve normatif yükümlülükler (örneğin kamu görevlisinin görevini suiistimal yasağı) konusunda asla güvenmemeniz gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Bu gruplara, düşmanı yenmek için (ait oldukları kültürel/dinsel büyük iddialar, çıkarlar veya politik beklentiler uğruna) yalan söylemenin kolaylaştırıldığını ve kefaretinin hafifletildiğini (hatta kaldırıldığı) görüyoruz. Yani ahlakınız yok ve bunun için aldığınız kanaatindeyiz.

İşkence izlerini görmezden gelmenizi sağlayan, belgenin sahte olduğunu veya “gizli” tanığın yalan söylediğini açıkça biliyor olmanıza rağmen mesleki ve ahlaki yemininizi çiğnemekten hiç utanmamanız bu yüzdendir. Bize karşı “mubah” olduğu öğretilmiş.

Oysa örneğin, Weber’in “Protestan Ahlakı”nda atıf yaptığı Quaker ve Huguenot tüccarlarının “ticari güven yaratmak” konusundaki başarısı, bu kültürün onlara tamamen yasaklanmasından kaynaklanır. Tamamen farklı bir dünya denebilir.

Bu; “alış fiyatı, kusur, maliyet, kalite” konusunda, düşmanı bile ola müşteriye yalan söyleyemeyen esnaf anlamına gelir ve değerini bugün bile takdir ediyoruz. Yalancılık ve sahteciliğe göz yummayan bir “Protestan” yargıcın düşmanının yargılamasını izlemek ilginç olurdu. Maalesef benim çeyrek yüzyıl boyunca tanıdığım yargıçların tamamı uyum (icma), kariyer veya gelecekleri için çekinmeden yalanı gizleyebilecek mezheplerdendi. Hicri 3. yüzyıl ile başlayıp 6. yüzyıla kadar etkisini sürdüren “Zühd” hareketleri, işte sizin bu ahlaksızca uyumunuzun protestosuydu ve icma için kişisel kurtuluşunu feda etmeyen (emir için yalan söylemeyen, cemaate uymak için ahlakından vazgeçmeyen…) derviş bugün hala saygımızı hak eder. O, ebedi hayat söz konusu olunca, bu hırsız ve sahtekarlardan oluşmuş cemaate “uydum” diyerek risk almak istemez. Oysa siz çok cesursunuz.  Yani inançlıysanız, “hazır olan” imama ve cemaate uyarak bu dünyayı kurtardınız. Çok saf veya sizin gibi “sahteye meyyal” değilse, inandığınız veya kavrayabildiğiniz, aklınızın yettiği Tanrı’yı kandırmak daha zor olsa gerek. Ünlü soru oralarda bir yerde bekliyor; “Yani herkes damdan atlasa sen de mi?”

Evet, atladınız.

24. Böylece, aramızda “kuralları bulunan” ve “kuralları taraflarca kabul edilmiş” bir oyun oynandığı inancı ortadan kalktığı anda “Ceza Adalet Sistemi’nin” rıza unsuru ortadan kalkar.

Paten durur.

Paten izleyicileri kepçelenmeden dağılır.

Durdu Bey şartlı tahliyeyi yakar.

Sizin bağlılık duymadığınız kural, görev, yemin, kamu görevi, anayasa… Beni de bağlamaz.

İşte bu burjuva demokratik toplumunun çöküşüdür. Hegemonyayı ucuz ve kolay yoldan üreten rıza ortadan kalkınca geriye zor kalmıştır.

25. Böyleyse “Veyl Mağluplara!” (Mağlup olanların vay hallerine!) öyle mi?

M.Ö. 390 yılında Roma’yı zapt eden Galyalı Komutan Brennus; 7 ay süren Kapitol kuşatmasının ardından para karşılığında bırakıp gitmeye razı olmuş. Anlaşma gereği kendisine verilecek altın tartılırken, ağırlık ölçülerinin durduğu kefeye kılıcını da atarak “Vae Victisl” (Veyl Mağluplara) dediği rivayet olunur. Güç sizde, aramızdaki anlaşmaları temsil eden anayasal düzene uymayıp bugün kılıcınızı da teraziye attınız öyle mi?

Hayır. Bu teslim olanların cezasıdır.

Biz dövüşmeyi hiç bırakmadık, bırakmayacağız. Bu bir “kuşatma” pazarlığı değil; bu ablukayı mutlaka dağıtacağız.

26. Ernst Glaeser, birinci büyük savaş öncesi Almanları anlattığı romanında; toplantılarda heyecanla Hugo von Kleist’in “Germanya’nın Çocukları” şiirinin okunduğunu hatırlar: “Öldür! Seni yargılayacak güç yok dünyada!”

Böyle mi hissediyorsunuz? Yaptıklarınızın hesabının hiç sorulamayacağını, sizi yargılayacak bir güç olmadığını mı düşünüyorsunuz? Onun için mi böyle pervasızsınız?

Gücümüzü azalttığınız doğru. Bir yıldır hapiste tutulanlarımız yakınlarını kaybettiler, sağlıkları zarar gördü, kapatıldık ve saldırıya uğradık. Kol kırıkları, kaburga kırıkları, işkenceler…

Ama dünyada sizi yargılayacak güç hala var.

991 yılında ülkelerine çıkmış işgalci Vikinglerle (Danimarkalılarla) dövüşen Anglo-Saxonların sonuncularına kadar mücadele ettikleri Battle of Maldon’u anlatan baladın söylediği gibi:

“Courage shall be greater as our strength grows less”

Yiğitliğimiz artacak gücümüz eksildikçe…

Birbirini dengeler bu ikisi.

Biz kazanacağız.

 

Selçuk KOZAĞAÇLI

Silivri Kapalı Hapishanesi

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SON NOTLAR

  • GRAMSİ, Antonio, Hapishane Defterleri
  • KEYES, Ralph, Hakikat Sonrası Çağ, Çev: Deniz Özçetin, Delidolu Yay, Kasım 2017
  • KEYES, age, s. 192
  • F. Altın Dal
  • HANNOVER, Heinrich
  • 3499 sayılı Avukatlık Kanunu
  • JAMESON, Frederic, Dil Hapishanesi, s. 9,AMESON, Frederic, Dil Hapishanesi, s. 9, YKY, 2002
  • ÇAYAN, Mahir, Bütün Yazılar, Boran Yay, s.446
  • (Alan Badiou’dan Aktaran) Zizek Slovaj, Acı Çeken Tanrı, Sel Yay, 2013
  • BENJAMİN, Walter, Şiddet…
  • SAİDİ, Abdülmütel çev: Pof. Dr. Yusuf KILIÇ, İslam Tarihinde En Mühim Hukuki Kararlar, s. 170, Alkan Matbaa, İstanbul, 1970
  • Defter
  • BERGER, John, Picasso’nun Başarısı ve Başarısızlığı, çev: Yurdanur Salman, Metis, 1986
  • Defter

 

 

 

 

 

 

 

 

[1] GRAMSCİ, Antonio, Hapishane Defterleri

[2] KEYES, Ralph, Hakikat Sonrası Çağ, Çev: Deniz Özçetin, Delidolu Yay, Kasım 2017

[3] KEYES, age, s.192

[4] Altın Dal, James G. Frazer

[5] HANNOVER, Heinrich

[6] 3499 sayılı Avukatlık Kanunu

[7] JAMESON, Frederic, Dil Hapishanesi, s. 9, YKY, 2002

[8] ÇAYAN, Mahir, Bütün Yazılar, Boran Yayınları, s. 446

[9] “Contravim non valet jus”

[10] (Alain Badiou’dan aktaran) ZIZEK, Slavoj – GUNJEVIC, Boris, Acı Çeken Tanrı, Sel Yay, 2013

[11] BENJAMİN, Walter, Şiddetin Eleştirisi Üzerine

[12] SAİDİ, Abdülmüteal, Çev: Prof. Dr. Yusuf Kılıç, İslam Tarihinde En Mühim Hukuki Kararlar, s. 170, İstanbul, Alkan Matbaa, 1997

[13] 2. Defter

[14] BERGER, John, Picasso’nun Başarısı ve Başarısızlığı, Çev: Yurdanur Salman, Metis Y, 1986

[15] 1. Defter

[16] (Ne iyi ne kötü)

Share Post