ÇHD Susmadı, Susmayacak!

 

Hukukun Siyasal Halleri

 

Av. Münip Ermiş

 

DENİZDE BULUNAN İNSAN

RÜZGARIN EMRİNE TABİDİR (5)

 

 ozgur

 

HUKUKUN “OLAĞAN ÜSTÜ “SİYASAL HALLERİ

Marks, “kural ve düzen toplumun salt keyfilikten ve rastlantıdan kurtulup kendisini kalıcı kılmasının bir biçimidir”. Der. Bunu doğrudan üretim süreci ile ilişkilendirdikten sonra da,   kuralın belirli bir süreç sonunda önce gelenek ve görenek olarak ortaya çıkacağını sonra yasa haline dönüşeceğini ve kutsallaşacağını ifade eder.

Hukuk bu anlamıyla toplumsal ilişkilerin ve üretim sürecinin dışında bir olgu değildir. Onunla birlikte var olan ve onunla birlikte değişecek olan bir şeydir. Hatta onu takip eden bir şeydir.

Daha basitleştirmek gerekirse, hukuk kurallarıyla toplumun değişmesi gibi bir durum olmaz. Toplumun değişmesi ile kuralların ona ayak uydurması söz konusu olur. Belirleyici olan her zaman için siyasal alandır.

Egemen ve iktidar ilişkilerinden bağımsız  onun dışında hukuk sadece yanılsamadır. Aynı şekilde iktidar ilişkilerinden bağımsız  bir yargı/adalet tahayyülü liberal doktrinin getirdiği varsayımdan ibarettir.

Yargının siyasallaşmasından büyük kötülük olarak bahsedilir; ancak  yargının  tam bir siyasal bir varlık olduğu,  yargının içerisinden siyaseti çıkardığımızda,  geride içi boşaltılmış Adliye binaları dışında  bir şey kalmayacağını da bilmemiz gerekir..

Olağanüstü yargılama biçimi olan siyasal yargılamalarda bunu daha fazla hissederiz.  Egemen  için  tehdit algısının , iktidarı kaybetme korkusu ile başladığını, iktidarı mümkünse hiç bırakmamak,  mümkün değilse de ,bunu mümkün olan en geç tarihe erteleme  arzusuna sahip olduğunu biliriz.

Olağanüstü/siyasal mahkemelerde işte bu siyasal ihtiyaca cevap vermek için kurulur.

Burada ilk akla gelen,” madem yargı siyasal bir varlıktır,” siyasetin emrindedir,  ülkenin diğer mahkemeleri siyasal yargılama yapamaz mı ?  sorusu tabi ki doğru bir sorudur..Ama cevabı “evet” değildir…

Çünkü bunun birkaç sakıncası ortaya çıkar..

Birincisi olağan kabul edilen Mahkemelerin siyasal muhalifleri “normal vatandaşlardan” ayıramama riski her zaman olacaktır. Bunların  ihtisas /Uzman  Mahkemeler olarak vasıflandırılması,  hukuk uzmanlığı ile ilgili değildir. Çünkü hukuk uzmanlığı dediğimiz şey , verdiği kararlarla  hukuka doktiriner bir katkı sağlamak anlamına gelir.[1]   Bu yargı sistemi kadrolarının  işi  sadece siyasal muhalifi “ normal vatandaştan” ayırma olduğu için ,sadece  siyasi polis ve Jandarma ile yakın ve samimi bir işbirliğine ihtiyacı olur.  Başka bir şeye hiç ihtiyacı olmaz  [2] Hele hukuki bilgi ve tecrübe hiç gerekli değildir.( Mümkünse hiç olmamalıdır.)

İkincisi ise ; siyasal yargılamaların dağınıklığı iktidarı bu yargılamaların uzağına itme tehlikesini içinde barındırır.  Ülkenin her tarafında yüzlerce Ceza Mahkemesinde yapılacak,  siyasal yargılamaları iktidarın takip etmesi de , kontrol etmesi de  mümkün değildir. Bunun için bu yargılamalar belli merkezlerde toplanır.   Kısacası bu mahkemelerde şekli anlamda da hiçbir şey tesadüflere bırakılmaz..

Bu mahkemelere ihtiyaç ise, olağanüstü siyasal durumun ilanı  ile başlar. Carl Schmitt ; buna EGEMEN karar verir der..[3]

Egemen olağanüstü siyasal durum ilanı için çok fazla ayrıntıya ve gerekçeye ihtiyaç olmaz. ”Devletin iç ve dış düşmanların arzu edilenden fazla sayıda artması” ardından da“Ülkenin uçurumun kenarına gelip dayanması ” gibi birkaç basit gerekçe yeterli olur. Ardından da  , özel kanunlar ve özel kanunları uygulayacak mahkemelere sıra gelir.

Türkiye’de bunun karşılığı İstiklal Mahkemeleri, Sıkıyönetim, DGM ve Özel Yetkili Mahkeme süreci  olmuştur. Dikkat edildiği takdirde olağanüstü yargı geleneğinden Cumhuriyet tarihi boyunca asla vazgeçilmediğini görürüz..

Ceza Hukuku öğretisinde “Suç ve Ceza politikası” diye kavramlaştırılan  , yani devletin/iktidarın  suç ve cezayı belirleme gücüne sahip olması meselesi de tamda bunu işaret eder.  Özel Mahkemelerin kullandığı hukuk özel olduğu gibi , algılamaları da özeldir.  Siyasal mücadele sonucu hukuk düzenine girmiş, masumiyet karinesi, şüpheden sanık yararlanır “in dubio pro reo” ilkesi, silahların eşitliği gibi kazanımlar bir anda ortada yok olur.

Bu işin usul hukuku ve ilkesel boyutudur. Maddi ceza hukuku boyutu ise daha feci bir tablo sunar.  Suç ve ceza dengesi  tümüyle ortadan kalkar..  Kişinin ne yaptığının önemi yoktur. Siyasal anlamına bakılır. Zaten bu suçlar bir nevi “tehlike” suçlarıdır. Kendisine ve eylemin yapıldığı” an “değil  eylemin ileride doğması muhtemel  siyasi sonuçlarına bakılır.  “Parasız eğitim istiyorum” pankartı açtı diye 9 yıl , yasal basın açıklamasına katıldı diye 15 yıl, yüzüne poşu ile örttü diye 20 yıl hapis cezası verilmesinin nedeni budur.

Bazen bir şey yapmış olmakta gerekmeyebilir.

Örneğin; günlük kullanımda üyelik bir gerçek kişinin ,bir tüzel kişilikle arasındaki   “FORMAL” bir durumu ifade eder. Yani belli bir merasim ve kırtasiye gerektiren bir şeydir.

Oysa “Terör meselesinde”   “ÜYELİK HUKUKU” o güne kadar(yani polisin eline düştüğü an) kişinin ilişkili olduğu veya sempatizanı olduğu siyasal hareketle olan bağını ifade eden bir şey değildir.  Burada üyelik çoğu zaman  kişinin sahip olduğu  etnik/ kültürel kimlik,  politik dünya görüşü, doğduğu memleket yada  günlük yaşam içerisinde girdiği ilişkilerin “devlet katında “ nasıl bir  tehdit algılaması yarattığı ile ilgilidir.   Ve burada “örgütsel aidiyet” çoğu zaman özel olarak bu işlerle bakmakla kurulmuş mahkemelerin  ilamıyla kurulur ve  kişide  örgüt üyesi olduğunu çoğu zaman bu mahkeme kararıyla öğrenir.  Kısacası bir siyasal muhalifi, “terör örgütü üyesi” olarak cezaevini götüren süreç daha yalındır. Daha az kırtasiye gerektiren bir şeydir.

Önce polis  düşüncesini iletir. Daha sonrada sanığa  Mahkeme, emniyetin bu düşüncesine uygun olarak  “ SENİN FALAN ÖRGÜTÜN ÜYESİ OLDUĞUNA KARAR VERDİM” der.

(Kişinin ne yaptığının hiçbir önemi yoktur. Bazen yasal bir basın açıklamasına katılmak, bazen birini evinde misafir etmek, yada  başbakana karşı pankartlı protesto gösterisi yapmak, yada telefon numaranın yanlış bir kişide” çıkması gibi, listeyi uzatmak mümkündür.)

Siyasal soruşturma ve yargılamalarda siyasi kolluk her zaman başrol oyuncusudur.

Soruşturma öncesi istihbarat, teknik takip, dinlemeler, yakalama ve gözaltı işlemleri,ev ve işyeri aramaları  kısacası  bir soruşturma işleminde  aklınıza gelebilecek her türlü işlemi polis/Jandarma gerçekleştirir.

Kolluk her şeyden önce  “ En önemli belge” olan fezlekeyi hazırlar.. (Aslında fezlekenin usul hukukunda bir karşılığı yoktur…sadece özet anlamına gelir..Ama soruşturmanın her şeyidir..Çünkü  iddianame çoğu zaman fezlekeden kopyala/yapıştır yöntemiyle ortaya çıkar..Bir nevi ileride düzenlenecek iddianamenin ta  kendisidir. )

Bu yetmez gecenin bir yarısında , bırakalım soruşturma evrakını   fezlekeyi okumakta oldukça zahmetli bir iş olduğu için Savcının şüpheliye sorması gereken soruları da hem dijital ortamda, hemde yazılı olarak hazırlar,  soruşturma makamının hizmetine sunar..

Savcının yapması gereken tek şey dijital ortamda bilgisayarına yüklenmiş soruları, karşısındaki vatandaşa sormak ve vatandaşın  ağzından çıkanı ise tutanağa geçirmektir. Eğer tecrübeli ve işini bilen bir katibe  sahipse ona da ihtiyaç kalmaz..

Bahsedilen sürecin  sağlıklı yürümesi için savcının siyasi polisle veya  Jandarma ile yakın ve samimi bir işbirliğine gerektirir. Geride zahmetli iş olarak ,tutuklama sevk yazısının hazırlanması kalır. Burada da polis kimlerin tutuklanmaya  sevkinin  uygun, kimlerin serbest bırakılmasının  uygun olacağını,  saygılı bir dille soruşturma makamına iletir. Yakın diyalog ve samimiyet sayesinde, birkaç dakikalık bir müzakere bu önemli sürecin tamamlanması için yeterli olur.

Onlarca klasörü, yüzlerce sayfa tutan  dinleme tapelerini, birkaç saat içerisinde ( ifade ve sorgu çıktıktan sonra  bu süre dahi kalmaz ) Savcıdan ve yargıçtan okumasını ve değerlendirmesini beklemek hem savcıya/yargıca haksızlıktır, daha önemlisi  günler aylar süren çalışmayla dosya hazırlayan ve emek sarf eden polise güven duymamak anlamına gelir.

Bu durum hukuk adına fecaattir..Ama işleri pratikleştirdiği de bir gerçektir.

Avukata ise bu soruşturmalarda  asla  bir rol yoktur.. Zaten bu suçlarda  2003 yılına kadar   soruşturma aşamasında avukatın her hangi bir müdahalesi söz değildi.. İşkence sorgulama ve delil toplama yöntemi olarak olağan bir uygulama olarak  bu tarihe kadar devam etmiş, avukatın karakola girmesinden sonra işkence  nisbi olarak azalmıştı.

2003 değişiklikleri Avrupa Birliği sürecinin zorlaması ile gerçeklemiştir. Avukatın siyasi suçlarda soruşturmaya müdahil olması, ciddi bir huzursuzluk yarattığı kesindir. 2006 Terörle Mücadele Kanunu değişiklikleri ile birlikte 24 saat avukatla görüş yasağı, müdafi sayısının sınırlanması,  dosyayla ilgili kısıtlama kararı  gibi düzenlemeler hemen arkasından gelmiştir.

Bu gün siyasi davalara giren 35 avukatın tutuklu olarak cezaevinde bulunduğu düşünüldüğünde , tabloyu daha iyi anlarız.. Son olarak ; 18 Ocaktaki operasyonda halen 9 ÇHD yöneticisi avukat tutuklanmıştır.  Sorguda sorulan sorular ve tutuklama gerekçelerine baktığımızda Türkiye’deki durumu daha iyi anlarız..

Şüphelilerin herhangi bir talebi olmadan avukat olarak görev aldığı,,

  • avukatlık görevini yaparken ve atılı suçtan dolayı yakalanıp gözaltına alındığında açlık grevi ve görevliye direnme gibi örgütsel tavır ve eylemlerde bulunduğu
  • Örgüt üyeliği suçlamasına maruz kalan ve örgütün bildirdiği avukatları tutmak istemeyen kişilerin örgütsel tavır ve eylem çerçevesinde avukatlığını üstlenmek için girişimlerde bulunduğu,
  • bu kişileri savunması için barodan atanan avukatlar hakkında polisin avukatı yakıştırması yaparak bir takım delillerin ortaya çıkmasını ve açıklanmasını önlemeye çalıştığı,
  • barodan avukat talep eden  şüphelileri tehdit ederek ifade    vermemesine yönelik faaliyette bulunduğu,
  • barodan atanan avukatlar hakkında polisin avukatı yakıştırması yaparak bir takım delillerin ortaya çıkmasını ve açıklanmasını önlemeye çalıştığı,
  • barodan özel avukat talep eden şüphelileri baskı altına alarak şüphelilerin bu taleplerini engellemeye çalıştığı,

Bu gerekçelerle tam dokuz avukat tutuklanmıştır…

Keyfilikte hiçbir zaman sınır olmaz. Tarih ise   öğreticidir. .

1793 yılında Fransa’da yine bir “İstisna Mahkemesi” olan İhtilal Mahkemelerinde , yargılamaları “hızlandırmak “için Konvansiyon bir kararname ile bu mahkemelerde avukatsız yargılama başlatmıştı.  Kararname öncesi, sadece Paris Mahkemesinde 11 ayda 1250 kişi idam edilirken, kararnamenin kabulünden  sonraki 30 gün içerisinde ise  1380 kişi giyotinin yolunu tuttu. Yargılamadaki “ verimlilik ve hızlılık”  1793 Fransa’sında bu şekilde sağlanmıştı.

Avukatsız yargılama veya “terbiye edilmiş “avukatlık her zaman için iktidarların birinci tercihi olmuştur.

Almanya’da 1970’li ve 80’li  yıllarda yaşanan tablo bugün Türkiye’de yaşanmaktadır. 1974 yılında  RAF davalarına  giren avukatlar toplu olarak gözaltına alınıp tutuklanmıştı.  Bu davalarda Alman Devleti ,  devlet tarafından tayin edilmeyen, sanığın kendi iradesi tayin ettiği avukatları  sanıklar ile  suç ortağı olarak görüyordu..

1978 tarihli Hamburg Eyalet Yüksek Mahkemesi kararındaki  “yargının bağımsız bir organı olarak avukat ,hukukun gerçekleşmesine yardımcı olmalıdır. Bu yüzden avukat hakim ve savcının tarafında yer alır “     cümlesi siyasi davalarda avukata biçilen rolü gösterir..[4]

 

 Yukarıdaki örnekler ,   savunma üzerinde devam eden baskının ve oluşturulmaya çalışılan  terbiye edilmiş avukatlık modelinin , 1970’lerde Almanya’da devam eden siyasal dava pratiklerinden kopyalandığını bizlere göstermektedir.

Siyasal davaların görüldüğü duruşma salonlarında  adalet, masumiyet karinesi ,adil yargılanma  gibi  sözler sadece kubbede kalır.  Salonun içine ,yargıçların kulaklarına inmez.  Siyasal dava askeri  iş gibidir. Tartışılmaz sadece icra edilir.  Siyasal mücadelenin bir parçası değilse, duruşma salonlarındaki soyut  adalet tartışmasının  kimseye bir faydası dokunmaz.

Sokrates baldıran zehiri ile  ölüme mahkum edildikten sonra karısı vedalaşmak üzere yanına gelir ”bu kötü adamlar seni haksız yere öldürecekler” der ’ Sokrates’te karısına cevap verir ‘Evet haksız yere öldürecekler ama haklı yere öldürseler daha mı iyiydi’ der.

Hukuku siyasetten koparıp, siyasi davaları   kriminolojinin penceresinden bakma önerisine kanmamak gerekir.

Haziran 2013 hakimler kararnamesinde İstanbul’da 8 ay önce kurulan özel görevli Mahkemeye tayin edilen hakimlerden ikisi emniyetle yeteri kadar işbirliği yapmadığı,  teknik takip ve dinleme gibi  emniyetten gelen talepleri kabul etmediği için bu mahkemelerdeki görevlerinin sona erdiği basına yansımıştır.

CMK.250.madde ile görevli Mahkemelerin haziran/2012 tarihinde varlıklarının sona ermesinin  MİT krizi olduğunu unutmamak gerekir.

Dikkat edilirse, haksız tutuklama, haksız arama, hukuka aykırı dinleme kararı, teknik takip kararı, haksız gözaltı, işkence iddiaları nedeniyle görevden alınmış bir tek özel yetkili hakim ve savcı yoktur.

Günümüzde “terör algısı” üzerinden şekillendirilen  güvenlik eksenli politikalar, toplumsal korkunun üretilmesine ve tüm topluma yayılması üzerine şekillenir. “ Toplumsal korku” dediğimiz bu şeyde , genelde bir merkezden yönlendirilir. Korku” burada bir araçtır, amaç siyasi alanın yeniden tanzim edilmesidir.  Her türlü hak gasbı , her türlü anti/demokratik uygulama güvenlik politikalarının faturası olarak kitlelere dayatılmaktadır. Buna kanmamak gerekir.

Masumiyet ilkesini ,kanuni hâkim ilkesini, doğal hâkim ilkesini, susma hakkını , adil yargılanma hakkını, savunma hakkını  kimseye kolayca teslim etmemek durumundayız.

Hukuk alanında yapılmış tarihsel  mücadele, yüzlerce yıldır bu kazanımların korunması üzerinde yükselmiştir.

 

 


[1]  Türkiye’deki siyasal davalarda,  verilen mahkumiyet kararlarının  ile  onama veya bozma kararlarının çoğu gerekçesizdir. Hukuki tartışmaya ise rastlanmaz..

[2] 30 yıllık Sıkıyönetim, DGM ve Özel Yetkili Mahkeme geleneğinin hukuka olan tek katkısı, (katkı denirse )bu mahkemelerin verdiği kararlara karşı  başvurularda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin verdiği ihlal kararlarıdır.

 

[3] Siyasal ilahiyat..

[4] Egemenlerin Adaletine Savunmanın isyanı-Heinrich Hannover

5- Meksika atasözü

 

 

 

Share Post