ÇHD Susmadı, Susmayacak!

Duyun! Yan hücremde gencecik bir insan öldürülüyor

mete2Eskiden devletin öldürme hakkı bir debdebeyle sunulurdu. Bu hakkın bir tezahürü olan idam cezaları aynı zamanda birer seyirlik gösteriydi. İstanbul’da, Sultanahmet’te, Ankara’da Samanpazarı’nda idamlar halka açık gerçekleştirilirdi. 1965’te İnfaz Kanunu’nda yapılan değişiklikle sonraki infazlar hapishane avlularında yapılır oldu. Her ne kadar yasalarda idam cezası olmasa da, hem devlet öldürmeye hem de bunu hapishanede yapmaya devam ediyor. Tek bir farkla. Eskiden öldürme güneş doğmadan gizlice yapılırdı. Oysa şimdi 1965 öncesine dönmüş durumdayız. Bu öldürme ayinleri yine bağıra çağıra, kanırta kanırta herkese göstere göstere yapılıyor.

TAYLAN TANAY–
Ölüm cezası oldukça eski tarihlere dayanan bir uygulama. Köleci ve feodal toplumda yaygın bir şekilde uygulanan bu cezanın kapitalizmde iki dönemde iki farklı yol izlediğini söyleyebiliriz. İlk dönem, bu cezanın hak olarak tanımlandığı ve devletin tekeline alınarak merkezileştirildiği dönemdir. İkinci dönem ise ölüm cezasının kaldırıldığı, artık yasalarda bu cezanın bulunup bulunmamasının bir demokratik gösterge olarak kabul edildiği bugüne tekabül eder.
Peki, ölüm cezasının kaldırılması, devletin öldürme hakkını gerçekten ortadan kaldırdı mı? Yine yasalarda ölüm cezasının bulunmaması tek başına bir demokratik gösterge olarak kabul edilebilir mi? Türkiye’de gündelik gelişmelerden elde ettiğimiz sonuç, hakikatin takdim edilenle hiç de uyuşmadığını gösteriyor.
Avrupa Konseyi’nin 2002’de kabul ettiği 13. No.’lu protokolle ölüm cezalarını tamamen kaldırmasından hemen sonra, Türkiye’de 4771 sayılı yasa ile ‘savaş hali’ dışında idam cezası kaldırıldı. Daha sonra 07.05.2004 tarihinde ölüm cezası verilemeyeceği anayasal bir hüküm haline getirildi.

Hak kullanılmıyor mu?

1920’de Meclis’in kurulmasından başlayarak idam cezasının kaldırıldığı tarihe kadar, 712 kişi idam edildi. İstiklâl Mahkemeleri’nin verdiği ve uyguladığı idam cezaları bu rakama dahil değil. Bu mahkemelerce verilen ve uygulanan idam cezalarının sayısı konusunda tam bir mutabakat sağlanamasa da sayının 1.800 civarında olduğu tahmin ediliyor. Böylece Türkiye’de idam edilenlerin sayısı yaklaşık olarak 2 bin 512 kişi.
Tüm bunlar, idam cezasına ilişkin rakamlar. Oysa devletin öldürme hakkını kullandığı vaka sayısı bunun çok üzerinde. Salt bazı istatistik verilere dahi bakıldığında öldürme hakkı ile idam cezasının örtüşmediği, ikisinin bir ve aynı şey olmadığı görülür.
Türkiye’de en son uygulanan idam, 25 Ekim 1984’te Hıdır Arslan’ın idamıdır. Bu tarihten idam cezasının kaldırıldığı 2002’ye kadar mahkemelerce idam cezası kararları verildiği halde, bu kararların hiçbiri infaz edilmedi. Yani fiili olarak ülkemizde 1984’ten beri idam cezası uygulanmıyor. Peki bu tarihten sonra devletin öldürme hakkını kullanmadığını söyleyebilir miyiz? Bu soruyla bağlantılı olarak ikinci bir soru; 1984’ten başlayarak silahlı çatışma adı altında; sokakta, evde, işyerinde, dağda öldürülen, kaybedilen, işkencede, hapishanede yaşanan ölümleri nasıl açıklayacağız, nereye oturtacağız? Tüm bunlar apaçık bir şekilde devletin öldürme hakkını pervasız bir şekilde kullandığını göstermiyor mu? Kaldı ki bu devlet faaliyetinin uygulama kalemlerinde ortaya çıkan tablo, dehşet verici. İnsan hakları örgütleri tarafından açıklanan raporlar gözönüne alındığında idam cezasının uygulandığı dönem, cezanın kaldırıldıktan sonra geçen sürenin iki katından fazla olmasına karşı, ikinci dönemde öldürülen insan sayısı, birincisinin 10 katı civarında. Bu rakamlar bize bir yandan idam cezasının devletin öldürme hakkını kullanmasının basit bir aracı olduğunu, diğer taraftan ise biricik aracı olmadığını açıklıkla gösteriyor.

Hukuk nedir?

Mevcut durumun kavramsal açıklaması esasında hukukun ne olduğu sorusunun doğru cevaplanmasından sonra oldukça kolay. Kapitalizmde hukuk ve yasa tüm kutsallaştırma çabalarına karşın neticede devletin bekasını korumanın basit bir aracından öte bir şey değil. Devleti ve onun faaliyetlerini tam da bu nedenle asla tek başına yasal çerçevede açıklayamazsınız. Çünkü o kendisini hiçbir zaman oraya hapsetmez. Bu nedenle, devletin kendisini korumak için hukuksal ve etik kuralları hiçe sayması, hatta gerek gördüğünde çıplak şiddete başvurarak varlığına kasteden düşmanlarını yok etmesi meşru ve de hukukun bir parçası olarak kabul edilir. Bu cümleden salt idam cezası sayısına bakarak devletin öldürme hakkı kapsamında giriştiği faaliyetleri açıklayamayız.
Bu nedenledir ki devlet idam cezasını, dolayısıyla öldürme hakkını yasalarda kaldırırken / sınırlandırırken, iktidarını ortaya koyarken karşılaşacağı boşluğu dolduracak bir çözümü de bulmak zorundadır. Çünkü öldürme hakkı, devletin gücünü temsil eder. Dolayısıyla idam cezasının kaldırılması bir zaaf yaratır. Devletin öldürme tanrısal yetkisinin hâlâ biricik olarak kendisinde bulunduğunu göstermesi, kendi bekası açısından zorunludur. Bu nedenle idam cezasının ortadan kaldırılması tek başına devletin öldürme hakkından feragat ettiği anlamına gelmez. Bu durum, cezasını kaldıran her devlet açısından cevabı aranacak bir soruyu orta yere bırakır. Soru şu: İdam cezasının kaldırılmasıyla birlikte ortaya çıkan boşluk nasıl ve neyle ikâme edilecektir? Bu soruya cevap ararken salt hukuksal sahayla da yetinilmemeli. Keza devlet hukuku, yaratan aygıt olarak onun üzerindedir. Dahası Schmitt’e göre devletin kendi varlığını koruması gereken istisnai/olağanüstü durumlarda hukukun dışına çıkması onu ayak bağı olmaktan çıkarması normal, hatta gerekli.

Hasta tutsaklar

Bu noktada devletin öldürme hakkını en pervasız kullandığı alan, tartışmasız hasta tutuklu ve hükümlüler. Adalet Bakanlığı verilerine göre 2000-2011 arasında hapishanelerde 2.024 kişi hayatını kaybetti. Bu rakamın önemli kısmını, hasta tutuklu ve hükümlü ölümleri oluşturuyor. Oysa hem tutuklular, hem de hükümlüler açısından gerek iç hukuk, gerekse de iç hukuk hükmündeki uluslararası sözleşmeler, ağır hastalık halinde kişilerin serbest bırakılmasını düzenliyor. Mevcut durum ise idam cezası infaz resminin uygulanmasına dönüşmüş durumdadır. Hasta tutukluların serbest bırakılması açısından hiçbir yasal dayanağı olmadan hükümlülere özgün prosedür işletiliyor. Tutukluların mevcut hukuk açısından hükümlülere göre masumiyet güvencesi altında olmaları ve ağır hastalık halinin tutuk durumun değerlendirilmesinde mutlaka göz önüne alınması gerekmesine karşın, Adalet Bakanlığı’na bağlı Adli Tıp Kurumu bürokrasisi işletilerek kişiler serbest bırakılmıyor. Bu bürokrasi ölüm üretiyor. Benzer durum hükümlüler açısından da söz konusu. Cumhurbaşkanı’nın Anayasa’nın 104. Maddesinde cezanın infazını tamamen ortadan kaldırma yetkisi sorumsuz bir yetkiyken, burada da Adalet Bakanlığı’nın korsan genelgesiyle sürece Adli Tıp bürokrasisi sokularak hükümlülerde ağır hasta olduklarına ilişkin, gerek devlet gerekse de üniversite hastaneleri ve Adli Tıp anabilim dalları tarafından düzenlenmiş kurul raporlarına rağmen serbest bırakılmıyor.
Cumhurbaşkanı’nın görev süresi içerisinde Anayasa’nın 104. Maddesi uyarınca cezanın infazını ortadan kaldırdığı hükümlü sayısı sadece 32. Bu rakam altı yıllık bir döneme ait. Oysa Türk Tabibler Birliği, Adli Tıp Uzmanları Derneği gibi ilgili bilim çevrelerince hazırlanan raporlara göre halihazırda 100’ü kanser olmak üzere 300’ün üzerinde hasta tutuklu ve hükümlü var. Bu tablo son 10 yıl içerisinde 2.024 insanın nasıl ve neden öldüğünü, daha doğrusu öldürüldüğünü gösteriyor.
Devletin yaşamına göz diktiği tutsaklardan biri de benim yan hücremde kalıyor. Halen İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nde tutuklu olarak yargılanan Mete Diş… Esasında dosyadaki delil durumu, hatta tek başına isnat edilen suçlamalar dahil göz önüne alındığında 2.5 yıldır tutuklu olan 25 yaşındaki Mete’nin çoktan serbest bırakılması gerekiyor. Bu yapılmadığı gibi, ‘kanser’ hastası olduğu ve bu hastalığın hızla ilerlediğine ilişkin hekim raporlarına karşın, ısrarla serbest bırakılmıyor.
Eskiden devletin öldürme hakkı bir debdebeyle sunulurdu. Bu hakkın bir tezahürü olan idam cezaları aynı zamanda birer seyirlik gösteriydi. İstanbul’da, Sultanahmet’te, Ankara’da Samanpazarı’nda idamlar halka açık gerçekleştirilirdi. 1965’te İnfaz Kanunu’nda yapılan değişiklikle sonraki infazlar hapishane avlularında yapılır oldu. Her ne kadar yasalarda idam cezası olmasa da, hem devlet öldürmeye hem de bunu hapishanede yapmaya devam ediyor. Tek bir farkla. Eskiden öldürme güneş doğmadan gizlice yapılırdı. Oysa şimdi 1965 öncesine dönmüş durumdayız. Bu öldürme ayinleri yine bağıra çağıra, kanırta kanırta herkese göstere göstere yapılıyor.
Duyun! Yan hücremde gencecik bir insan öldürülüyor.

TAYLAN TANAY

Share Post