ÇHD Susmadı, Susmayacak!

 

Çöl ortasında bir vaha: Rojava

 

Çöl ortasında bir vaha: Rojava (I)

Rojava’da yaşanan demokratik halk devrimidir…

Av.Kazım Bayraktar

Rojava Devrimi’yle Avukat Dayanışması” için çağrıyı duyduğumda tereddütsüz katıldım. Hem devrimle dayanışma içinde olmak hem de hangi koşullarda nasıl bir yol izlendiğine tanık olmak istiyordum. Ona devrim demeye dili varmayan sol etiketli sosyal şovenizme karşı pratiğin içinden de yanıt verme olanağı bulacaktım.

 roj1Ulusların kaderlerini tayin hakkını reddederek sağa kayanlarla, demokrasi mücadelesini yok sayarak (sosyalizme ulaşılacağını zanneden) sola kayanların buluştukları ortak nokta her zaman sosyal şovenizm oldu. Kobanê’nin destansı direnişiyle Rojava devrimi ve bu devrimle gerçekleşen kendi kaderini tayin gerçekliği bu kesimlerin çok canını sıktı;“Emperyalist bir çağda ulusların kendi kaderlerini tayin edebilmelerinin olanağı yoktur” diyenlerin tezleri bir anda çöktü. Hazmedemediler Rojava devrimini, yok saydılar; küçümsemeye, değersizleştirmeye çalıştılar. Kobane direnişini (emperyalistlerin çeşitli bölgesel hesaplar doğrultusunda mecbur kalarak yaptıkları silah desteğini bahane edip sahte bir antiemperyalizmin arkasına saklanarak) ABD ile ilişkilendirdiler, “siyaseten düştüğünü”  ilan ettiler. Kobanê’nin “tırnak ile diş ile/ umut ile sevda ile, düş ile” direnişinin emperyalizmin öz be öz evladı IŞİD’e karşı olduğunu bir anda unutuverdiler. Bu nedenle Rojava’da nasıl bir devrim olduğunu, ne gibi sonuçlara yol açtığını, hangi zorluklarla karşı karşıya olunduğunu yerinde görmek ve bilgileri paylaşmak ayrı bir önem taşıyordu.

Kısa sürede oldukça zengin içerikli görüşmeler yaptık. Bu görüşme ve incelemelerimizin sonucu olarak hazırlanacak raporumuz Türkiye’de ve uluslararası alanda birçok kuruma verilecek ve yayınlanacak. Ancak Türkiye’de şovenizmin her türüne karşı Rojava devrimini savunmak; gelişimini, zorluklarını ve yaratacağı sonuçları doğru tespit edebilmek için hem dayanışma içinde olmak hem de devrimin tüm koşullarının ve yönelimlerinin nesnel bilgisine sahip olmak gerekiyor. Bu nedenle Rojava devrimi hakkında elde ettiğimiz bilgileri paylaşırken, düşünce ve yorumlarımı da ifade etme ihtiyacı, birkaç dizi halinde yazmayı zorunlu kıldı.

roj2İlk olarak genel bir bakış…

 Rojava’ya gidecek ilk heyet yirmibir avukattan oluşuyordu. Ancak Barzani yönetiminden izin alınamayınca sayı sekize düşürüldü. Etha, Evrensel, Birgün muhabirlerinden oluşan 3 kişilik bir gazeteci ekibimiz de vardı.

 Hazırlıklarımızı tamamlayıp İstanbul’da yaptığımız basın açıklamasından sonra yola çıktık. On bir kişiden oluşan ilk ekibimizin İstanbul’dan sonra ilk durağı Amed oldu. Geceyi orada geçirdik.

 Sabah 06.00’da Amed’den çıkıp, doğuya doğru sınıra paralel bir yol izleyerek, Ceylanpınar-Nusaybin-Silopi hattından, Habur Sınır Kapısı’ndan Qamışlo’ya, 12 saatlik bir U çekerek yaptığımız yolculukta ilk dikkatimi çeken şey, üç ülkenin güvenlik görevlileri arasındaki davranış farkı oldu. Türk asker ve polislerinin her zaman bildiğimiz, bakışlarına dahi yansıyan halka yabancılaşmış, güvensiz, herkesi potansiyel suçlu gören yüz ifadelerini, Irak Kürdistan kesiminin güvenlik güçlerinde de kısmen gözlemlemek mümkündü. Ancak Rojava’daki asayiş görevlileri her halleriyle halkın bir parçası gibiydiler.

 Semelka Sınır Kapısı’nın sorumlusu Shawket Berbihary bizi misafir salonunda ağırladı. Kendisi, pasaportlarımızın incelenmesi sırasında diplomatik bir dil kullanarak, Türkiye ile Güney Kürdistan yönetiminin iyi ilişkilerinden bahsetti. Birkaç soru dışında yorum yapmamayı tercih ettik. İşlemlerimizi hızlandırmak için gösterdiği çabaya teşekkür ettik.

 Irak ile Suriye arasında resmi sınır olan Dicle nehrini KDP  bayrağı çekilmiş, içi boş bir tekne ile geçip Rojava toprağına ayak bastığımızda sınırdan geçmek için birikmiş, değişik etnik kökenlere sahip insanların arasından çıkıp gelen asayiş görevlileri ile karşılaştık. Üzerlerindeki üniforma, içlerindeki dost ve yoldaş duyguların yüzlerine ve bakışlarına yansımasını engelleyemiyordu: “Özgür Rojava’ya hoşgeldiniz”. Ezilen, sömürülen ancak direnişçi ruha sahip, yoksul halk kesimlerinden geldikleri her hallerinden belli oluyordu. Halka yabancı değillerdi. Demokratik Birlik Partisi (PYD) yöneticilerinden Beşira Derwişh karşıladı bizi. Rojava’ya ayak bastığımız andan itibaren bölgenin önde gelen basın organı  Ronahi ile birlikte JİNHA ve ANHA da takip ettiler, her görüşmemizi günü gününe haber yaptılar.

 Dicle nehrinde suyun yüzeyine yakın, kolayca açılıp kapanabilecek, tek aracın geçebileceği asma bir köprü var. Üzerinden TIRlar bile geçebiliyor. KDP’nin izin verdiği ölçülerde ticaret yolu olarak kullanılıyor. Bir görevlinin sohbet sırasında anlattığına göre bu köprü Barzani yönetimi tarafından hendeklerin kazıldığı dönemden önce kapatılmış, uzun süre kapalı tutulmuş. DAİŞ’in Şengal saldırısı başlamadan 3 gün önce açılmış ve Ezidilerin ellerindeki silahları toplayarak Şengal’den ve DAİŞ’ten kaçan peşmergeler bu köprüyü kullanmış. Batı Kürdistan ile Güney Kürdistan arasında yaşanan sorunlardan bahseden görevli, şu an kısmen de olsa bir rahatlama sağlandığını ifade etti.

Konteynırdan yapılmış gümrük binasında pasaport kontrolü sırasında (giriş damgası yerine verdikleri, üzerinde ‘Suriye Cizire Kantonu Demokratik Özerk Yönetimi’ yazılı giriş belgelerimiz, dönüşte KDP sınır görevlileri tarafından alındı) sıcak bir karşılama, kahve ikramı, samimi bir sohbet ve hatıra fotoğrafları çekiminden sonra tahsis edilen araçla yeniden yola koyulduk. Bu kez doğudan batıya doğru.

Yol boyunca bölgenin sosyo-ekonomik yapısı açısından ilk dikkatimi çeken şey, tarıma elverişli araziler, küçük ve büyükbaş hayvan sürüleri, küçük çaplı çok sayıda petrol kuyusu, ve çok sayıda köy oldu. Köylerden daha büyük yerleşim alanlarında ise küçük ölçekli ticaret yapılabilecek büyüklükte dükkanlar, oto tamirhaneleri, az sayıda küçük imalathane öne çıkıyordu. 4-5 kattan yüksek bina görmek mümkün değildi. Görmediğimiz ancak anlatımlardan bildiğimiz zeytin üretimi ve zeytinyağı fabrikaları, yine küçük ölçekli tekstil atölyeleri ile birlikte Rojava’nın tarıma ve küçük ölçekli ticarete dayalı geri ve yoksul bırakılmış bir bölge olduğunu ilk bakışta anlamak mümkündü. İhtiyaçların çoğu dışardan karşılanıyordu.

Havanın kararmasıyla birlikte yolculuğumuz belli bir noktadan sonra bir asayiş aracının eskortluğunda devam etti. Tirbê Sipîye kenti üzerinden, birkaç kasaba ve birçok köyün içinden geçerek akşam saatlerinde Qamışlo’ya ulaştık.

roj3Bizi ilk karşılayanlar, aralarında Adalet, Eğitim ve Maliye Bakanlıklarından yetkililerin de bulunduğu TEVDEM temsilcileri oldu. Cezîrê Kantonu Adalet Bakan Yardımcısı Evin Xalo kaldığımız süre boyunca bize rehberlik etti. Rojava’nın Özgür Basın Birliği’nin temsilcisi ve aynı zamanda Türkiye cezaevlerinde yıllarca hapis yatmış Suriyeli bir kürt olan Mihemed Kemal de bize eşlik etti. TEVDEM Eşbaşkanı Avukat Abdülselam Ahmed, Türkiye’den bir heyetin gelmesinden duyduğu memnuniyeti ifade ederek söze başladı ve Kürtlerin Suriye’deki en örgütlü toplum olduğunu söyledi. Her dil, din ve kimlikten insanın kardeşçe, eşit ve barış içinde yaşayabilecekleri demokratik özerk bir sistem inşa etmeye çalıştıklarını, devrim için çok büyük bedeller ödediklerini anlattı. DAİŞ’i püskürteceklerine olan inançlarını vurgularken (henüz Kobanê zaferi ilan edilmemişti) DAİŞ’in başarılı olması halinde Türkiye’nin de kaybedeceğini ifade etti.

TEVDEM (Tevgera Civaka Demokratik-Demokratik Toplum Hareketi), içinde PYD’nin de yer aldığı altı siyasal parti ile birlikte kadın, gençlik ve diğer  kitle örgütlerinden oluşan  bir ittifak örgütü. Rojava devriminin önde gelen kurucu unsuru aynı zamanda. Batı Kürdistan Halk Meclisi’nin içinde ancak hükümet dışında yer alan farklı bir yürütme gücü, KCK’nın benzeri…

TEVDEM binasında kısa bir tanışma sohbetinden sonra, Mezopotamya Adalet Akademisi’nde misafir edildik. Devrim öncesinde Suriye rejimine ait olan ve derin devlet faaliyetinin de yürütüldüğü kentin biraz yüksekçe bir semtinde yer alan iki katlı, geniş bahçeli bu bina, el konularak hukuk eğitim binasına dönüştürülmüş. Oldukça korunaklı ancak çalışma ortamı sıcak bir mekandı. Burada daha güvende olacağımız söylendi.

Geleneksel konukseverliğin yanında yoldaşça bir samimiyet ve dostluk ortamında oldukça yoğun 4 gün yaşadık. Kaldığımız süre boyunca, Adalet Bakan Yardımcısı Evin Xalo’nun rehberliğinde, Rojava devrimini, kurucu unsurlarını ve içinde bulunduğu koşulları anlamaya, nasıl bir dayanışma yürütebileceğimizi tespit etmeye çalıştık. Bütün günümüz devrimi inşa eden kurum temsilcileriyle görüşmekle geçiyor, akşamları evimiz dediğimiz Mezopotamya Hukuk Akademisi’ne tatlı bir yorgunluk içinde döndüğümüzde genellikle sürpriz konuklarla karşılaşıyor ve kendimizi yeni bir görüşmenin içinde buluyorduk. Görüşmelerimiz kimi zaman bir forum havasında geçiyor, yeni bir toplum, yeni bir dünya inşa etmeye çalışan bu insanların heyecan, coşku ve enerjileri bize de yansıyor, zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorduk.

Rojava’da yaşanan, demokratik halk devrimidir

Devrim, gerici, merkezi sınıf-devlet iktidarının, tarihsel-toplumsal gelişmenin önünü açacak biçimde yıkılması ve yerine yeni bir siyasal, ekonomik, sosyal sistemin inşa edilmesidir. Rojava’da gerçekleşmekte olan da budur. Bunun anlaşılması için yazının bu bölümünde birkaç temel alanın nasıl dönüştürülmekte olduğuna kısaca değinmek istiyorum.

Devlet arazilerine el konularak, topraksız köylülere dağıtılırken bir kısmıyla da üretim kooperatifleri kurulmaya başlanmış. Hedef bir yandan mülkiyet hakkı tanınması ve varolan özel mülkiyete dokunulmazken diğer yandan küçük toprak mülkiyeti sahiplerini, giderek ortak mülkiyete özendirmek ya da ikna etmek. Böyle bir dönüşüm mücadelesine ancak bir devrimle başlanabilirdi ve başlanmış.

 Burada gelişmiş bir sanayi ve dolayısıyla da belli bir güç oluşturacak düzeyde işçi sınıfı yok. Daha çok küçük üretim birimlerinde çalışan az sayıda işçi ve küçük ölçekli tarım ve ticaret alanında çalışan işçiler var ve örgütsüzler. Ama onları örgütlemek için yollar açık.

 Bölgenin nüfusu 4 milyon civarında tahmin ediliyor. Çoğunluğu Kürtler oluşturuyor. Araplar ve Süryaniler de azımsanmayacak bir kitleye sahip. Din olarak da Müslümanlar çoğunlukta. Ezidi, Hristiyan ve Zerdüşt dinine inananlar da belli bir kitle oluşturuyor. Tabelalar genellikle Arapça ve Kürtçe dillerinde, bazı yerlerde Süryanice de kullanılıyor. Ancak Rojava Toplumsal Sözleşmesi’nde herkese anadil, anadilde eğitim hakkı ve özgürlüğü tanınmış.

 Bizi 4 gece misafir eden Mezopotamya Hukuk Akademisi’nde Rojava’nın yargı sistemi hakkında epeyce bilgi aldık. Adalet Meclisi üyeleri ile görüştük, adliyeyi gezdik, bir de duruşma izledik.

 Yargı erki yürütmeden tamamen bağımsız; hakim ve savcıların üst kurumunun adı Adalet Meclisi. Aşağıdan yukarı doğru seçim ve örgütlenme tarzı var. Adalet Bakanlığı, adliyelerin ve cezaevlerinin -eğitim evleri olarak adlandırılmış- iaşe ve idare işleriyle ilgileniyor ve Adalet Meclisi’nde sadece temsili görevi var.

 Mahkemelerde hukukçular, akademisyenler, avukatlar ve hukukçu olmayan ancak kanaat önderi niteliğine sahip insanlar hakimlik ve savcılık yapabiliyor. Hukuk Fakültesi mezunu olma şartı yok ancak hukukçu yetiştirme hedefleri var.

 Hakim ve savcıları halk meclisleri seçiyor.

 Jürili yargılama sistemi için yasa hazırlanmış meclise sunulmayı bekliyor. Jüri heyetine kadın evleri, halk meclisleri, komünler gibi kitle örgütlerinden temsilcilerin ve kanaat önderlerinin katılması hedefleniyor.

 Yargılamada asıl öncelik sulh. Bu nedenle toplumsal sorunların birçoğu önce sulh komitelerine geliyor. Sulh komitelerinde çözülemeyen ya da konusu itibariyle komitelerin görev alanına girmeyen anlaşmazlıklarda halk mahkemeleri görevlendiriliyor. Halk mahkemelerinin kararlarına itiraz yolu var ve itirazlara İstinaf Mahkemeleri bakıyor.

 Suç ve cezaların tespitinde Toplumsal Sözleşme kuralları yanında toplumsal ahlaki değerler de esas alınıyor. Ceza, bu çerçevede takdire bağlanmış. Cezaevleri var, ancak ceza değil eğitim amaçlı olarak kullanıldıkları ifade ediliyor. İdam cezası da yok.

 roj4Kısacası Suriye faşizmi koşullarında ancak devrimle mümkün olabilecek demokratik bağımsız bir yargı ve adalet sistemi inşa ediliyor.

 Rojava’da kadın devrimi

Kadınların devrimin ayrılmaz bir parçası olduğuna, Rojava’da bir kez daha tanık olduk. Devrimin kadınsız asla mümkün olamayacağını teorik olarak biliyorduk. Pratiğin içinde nasıl şekillendiğine, kadının kurtuluşuna giden yolun devrimle nasıl açılabildiğine, kadınların devrime nasıl öncülük ettiklerine tanık olduk. Her toplumsal örgütlenmede kadınlar mutlaka vardı ve ayrıca her örgüt biçiminin içinde ayrıca bir kadın birimi de örgütleniyordu. YPJ, YJA /STAR yanında Mala-Jin, Mala-Gel ve diğer kadın dernekleri filizleniyordu her yanda hem de kendi öz savunma iradeleri ve örgütlülükleriyle birlikte….

 Belli ki kadınlar devrim öncesinde birçok zinciri parçalayarak devrime öncülük etmişlerdi ki, şimdi de devrimin kurucu gücü olabiliyorlardı. Kadınların devrime katlım düzeyi devrimin başka bir kanıtıydı.


Rroj5ojava gençliği örgütleniyor

Qamışlo’daki gençlik merkezi olağan günlerinden biri olmasına rağmen oldukça hareketliydi. İçerisi karınca yuvası gibiydi. Sanat ve kültürden spora kadar çok çeşitli etkinlikler düzenlendiği ilk bakışta anlaşılıyordu.

 Kendi öz savunmalarını da organize etmişlerdi. Gençlik Merkezi’nin güvenliğini sağlayanlar genel asayişten farklı olarak silahlı gençlerden oluşuyordu ve diğer gençlerden hiçbir farkları ve ayrıcalıkları yoktu. Sormadık ama bu görevi belki de nöbetleşe yürütüyorlardı.

Gençlik Merkezi’nden çıktıktan sonra ilk kez Qamışlo sokaklarında yürüme fırsatı bulduk. Yoğun görüşmelerimizin arasında bir Kürt ailenin yemek davetine katıldık. Yöresel yemeklerden oluşan zengin bir yer sofrası hazırladılar. Yemek eşliğinde sohbet ettik, dinlendik.

 Görüşmelerde yeni sistem anlatılırken en çok kullanılan kavramlar, halk meclisleri, komünler, kooperatifler, önderlik (Öcalan), seçimler, kadınlar, gençler, Kürtler, Araplar, Süryaniler, Ezidiler, Hıristiyanlar, Asuriler, DAİŞ, savaş, gerilla, YPG-YPJ; ekolojik toplum, toplumsal ya da demokratik ekonomi, ahlaklı toplum, adaletli toplum, devletsiz toplum, kapitalist modernite gibi kavramlardı. Kavramların arkasında filizlenmekte olansa bölge koşullarına özgü bir halk devrimi ve demokrasisiydi. Ancak savaş toplumsal güç, enerji ve olanakların çoğunu götürdüğü için kuruluş ve inşa, beklenenden yavaş ilerliyor.

 “roj6YPG/J haklı bir savaşın, haklı devrimci şiddetin öncü gücüdür”

görüşmenin ve içinde bulunduğumuz ortamın herbirimizde bıraktığı etki daha derin oldu.

Serêkaniyê yolculuğumuz Amûdê üzerinden yaklaşık 2 saat sürdü. DAİŞ ile çok şiddetli çatışmaların yaşandığı bu kente akşam hava kararırken girdik. Cizîrê Kantonu Özerk Yönetimi’ne bağlı Serêkaniyê kentinde, 29 Mayıs 2014 günü, IŞİD çeteleri tarafından Tilêliye, Temade, Ovencake köy ve mezralarına yönelik saldırılarda çoğunluğu çocuk ve kadınlardan oluşan on altı sivil katledildi. 25 Nisan’da da DAİŞ’in intihar saldırısında, üçü asayiş, biri HPG gerillası, yedisi sivil olmak üzere on bir kişi katledilmişti. Kentin görebildiğimiz kısmı oldukça tenhaydı. Toprak, kum vb. malzemeler kullanılarak yapılmış siperler hala duruyordu.

Etrafında birkaç YPG gerillasının nöbet tuttuğu, görüşme yapacağımız binanın önünde durduk. Araçtan inip binanın yan tarafına yönelirken bize eşlik eden bir YPG’li -ya da sivil görevli- nöbet bekleyen arkası dönük gerillayı göstererek, “Amerikalı” dedi. YPG saflarında savaşmak için gelmiş. Yüzünü bize çevirdi. Söylenmese Amerikalı olduğunu anlayamazdık, bizden biri gibiydi, selamlaşıp devam ettik. Biraz ileride tek sıra halinde dizilmiş gerillalar ve komutanlar karşılamak için bekliyordu. Nasıl ifade edilebilir ki; onur, heyecan ve coşku… Onca yıkımın ve savaşın içinden geçmiş, Ortadoğu’nun ve dünyanın başına bela olan DAİŞ’i tüm silah ve sayı üstünlüğüne, gözü dönmüşlüğüne rağmen Rojava topraklarından püskürten, ağır kayıplar verdirerek burnunu sürten, ama mütevaziliklerinden de ödün vermeyen bu yiğit insanlar bizi sıcak ve samimi davranışlarıyla onurlandırdılar. Silahlı ve üniformalıydılar ama bize hiç yabancı değillerdi: “Dostların arasındaydık…”

 roj7Görüşmelerimiz, oldukça geniş, koltuk ve halılarla döşenmiş, duvarda büyük bir Öcalan fotoğrafının yer aldığı sıcak bir ortamda, önce YPG komutanları ile başladı. YPJ komutanları ve MLKP temsilcisinin de yolda oldukları biraz sonra gelecekleri söylendi. Karşılıklı birbirimizi tanıtma faslından sonra sorularımızla birlikte görüşmeyi başlattık. YPG komutanı Mahsun Derik özetle YPG ve YPJ’nin temelinin halka dayandığını, sadece Kürtlerin değil tüm halkların savunmasını üstlendiğini, bu nedenle güçlü olduğunu, halk iradesinin güçlenmesi için savaştıklarını ifade etti. YPG’yi şu sözlerle özetledi:

 İlk kurulduğunda kendi konferansını yaptı YPG. Bu konferansta bir yönetmelik hazırlandı. Katılımlar da bu yönetmelik çerçevesinde. YPG/J genel komutanlığı var. Bunun işleyişi bu yönetmelikle belirlenmiş. Diğer sol örgütlerin, Asurilerin kendi özgün taburları var. Onlarında işleyişi bu yönetmelik çerçevesinde ancak özgün yapıları var. Kendi içerisinde özgün yönetmelikleri var. Örgütlemesi farklı sistemi farklı ancak Rojava içerisinde, YPG içerisinde, YPG sistemi içerisinde hareket ediyorlar, onun işleyişine tabiler.

Kısa bir süre sonra iki YPJ komutanı ile MLKP temsilcisi de geldiler. YPJ komutanları, konuşmalarında özellikle, kadınların eğitim alanlarından cepheye kadar  her alanda yer aldıklarına, Kürt kadınlarının yanı sıra Arap kadınlarından da katılımı olduğuna vurgu yaptılar. YPJ’li Avaşin ayrıca, savaştıkları düşmanın aslında kadını hedef alan bir güç olduğunu, bu nedenle kadınların erkek egemen zihniyete ve bunun uç temsilcisi DAİŞ’e karşı mücadele ettiklerini anlattı.

roj8MLKP temsilcisi başından itibaren sınırlı bir güçle katıldıklarını anlatarak başladı konuşmasına ve özetle, güçlü bir yoldaşlaşma, güçlü bir savaş arkadaşlığı, güçlü bir siper yoldaşlığı inşa ederek Rojava devriminin kendilerine sunduğu yolda yürüme istek ve iradesi gösterdiklerini, YPG/YPJ tabur ve birliklerinde yer aldıklarını, Ortadoğu devrimini savunduklarını, halkların özgür, eşit ve kardeşçe yaşayacağı bir sistemin inşasından yana olduklarını, YPG saflarında başka ulus ve topluluktan insanların da savaştığını söyledi.

Görüşme faslı tamamlandıktan sonra, bizi bir bahçeden geçirerek, ulaşılan bitişikteki bir evde yemeğe davet ettiler. Oldukça iyi döşenmiş bu evin işgal döneminde bir DAİŞ’li tarafından kullanıldığı ve onun tarafından döşendiği anlatıldı. Oldukça kalabalıktık ve ortamımız çok canlıydı. Yemek hazırlanıncaya kadar sohbetlerimiz devam etti. Sonra yan tarafta bulunan bölüme çağırıldık. Uzun ve zengin bir yer sofrası hazırlanmıştı; yine  “Güneşin sofrasındaydık…”

roj10Yemek sonrası vedalaşmamız çoşku doluydu ancak bu kez hüzün de vardı. Biz Qamışlo’ya dönerken onlar cepheye gideceklerdi.

 Görüşme sırasında MLKP  temsilcisi bizi karargahlarına götürmeyi önermişti. Birlikte yola çıktık. Kısa bir süre karanlıkta yol aldıktan sonra Serêkaniyê’nin kenarında, toprak yığınları arasında zikzak çizerek bir barakaya ulaştık. Gerillalar bizi yine yan yana tek sıra dizilerek karşıladılar. Karşılıklı kısa bir konuşmadan sonra içeri girdik. Duvarlar şehit resimleriyle doluydu. Başka ülkelerden gelmiş biri siyah ırktan bir kadın diğeri erkek iki gerilla vardı aralarında. Bir kısmımız büyük bir sobanın etrafını kuşatırken bir kısmımız da masalara geçtik. Sıcak çay ikramı eşliğinde bir süre sohbet ettikten sonra, gecenin koyu karanlığında barakanın ölgün ışığı altında vedalaştık ve “Yaşasın devrim ve sosyalizm!”, “Biji YPG,  yaşasın MLKP!” sloganlarıyla uğurlandık.

YPG/J haklı bir savaşın, haklı devrimci şiddetin öncü gücü; devrim onun varoluş nedeniyse o da devrimin kanıtıdır.

 Ne diyordu Kürt şair Ahmed Hüseyni, Suriye rejiminin Kürtlere yönelik zulmüne karşı yazdığı Serêkaniyê şiirinin bir dizesinde:

 “va ye dilê min, ji xwe re bibe / va ye çavê min, ji xwe re bibe!!

bike şevçira, bike berbang, bike derguşa pêxemberan, bike hêlîna azadiyê

işte kalbim, al götür kendine / işte gözlerim, al götür kendine
kandil yap, güneş yap, peygamberlerin beşiği yap, özgürlüğün yuvası yap

  “Ölümü yaşamın çekiciyle gökte yıldızlara çivileyen” şehitleri “şehitlik”te, yaralı gerillaları tedavi edildikleri hastanede ziyaret ettik. Hastanenin o sıradaki nöbetçi olan doktoru Türkiye’den gönüllü olarak giden bir Kürt yurtseverdi. Hastane koşullarını, şehit ve yaralıları, ekonomik tecridin sağlık alanındaki sonuçlarını, ilaç sıkıntısını, tıbbi cihaz yoksunluğunu, bu yoksunlukların yol açtığı ölümleri, varolan tıbbi cihazları nasıl tamir ettiklerini anlattı. Rojava devriminin ağır bedellerine, hangi ağır koşullar altında yol aldığına asıl burada tanık olduk.

 IŞİD’in Kobanê saldırısında halk kenti terketmişti öz savunma örgütlülüğüne ve gücüne sahip olmadığı için… Bundan ders çıkarılmış ve halka öz savunma eğitimi verilmeye başlanmış. Düşman saldırısı karşısında her kenti sokak sokak savunmak için. Halkın öz savunma gücünün örgütlenmesi de devrimin bir başka önemli kanıtıdır.

roj11 Programımız tamamlanıp vedalaşma vakti geldiğinde coşku ve hüznü yine birlikte yaşadık. Son fotoğraflar çekildikten sonra bir kez daha baktık “evimize”… Faşist rejimin bu karanlık binası ancak bir devrimle dönüşebilirdi ezilen halkların “Hukuk Akademisi’ne”.

 Geldiğimiz yoldan geri dönerken Adalet Bakan Yardımcısı Evin Xalo sınıra kadar eşlik etti. Dicle Nehri’ni arkamıza alıp hep birlikte son fotoğraflarımızı çekerek bir kez daha ölümsüzleştirdik Rojava devrimi ile dayanışma gezimizi.

  Rojava çöl ortasında bir vaha, Ortadoğu’nun faşist karanlığında doğan bir aydınlık. Sınıfsız topluma giden sınıf mücadelesinde ezilen halkların elde ettikleri bir mevzi. Ortadoğu enternasyonalizmini oluşturmak, geliştirmek ve sosyalizme doğru yol almak için bu mevziiyi korumaya ve genişletmeye ihtiyacımız var. Çünkü o bölgesel bir karaktere sahip.

 Rojava kapitalist-emperyalist dünyanın kuşatması altında.

  Rojava’nın işi zor, yolu sarp ve engebeli ama halkları çok kararlı ve her türlü bedeli ödemeye hazırlar; çünkü halkların kardeşliği ve özgürlüğünün halk demokrasisi ile mümkün olduğunu yaşayarak görüyorlar.

 Rojava’nın her alanda enternasyonalist desteğe acil ihtiyacı var. Onun yaşaması dünyanın ve en başta Ortadoğu’nun ezilen halklarının ve işçi sınıflarının desteğine bağlı.

 Rojava’nın yenilgisi hepimizin yenilgisi olur.

 Bu bölümü Serhat Tuna’nın “Kobanê ve ötesi…” başlıklı, temel noktaları üç sayfada özetleyen ve her cümlesine katıldığım yazısından aldığım şu paragraflarla bitiriyorum:

roj10Emperyalist güçler ve Türkiye, Güney Kürdistan başta olmak üzere işbirlikçi bölge gericilikleri, IŞİD eliyle Kobanê’nin düşürülüp bir bütün olarak Batı Kürdistan’ın (Rojava) iradesinin kırılmasını hedefliyordu. Rojava’nın iradesinin kırılması demek, bölge halkları açısından kendi iradesine dayalı ilerici bir dinamik örneğinin devre dışı bırakılması anlamına gelecekti.

(…)

Öyle ya IŞİD barbarlığının önünde bölge devletlerinin düzenli orduları dahi duramıyordu. Rakka, Kerkük, Musul çok rahat bir biçimde IŞİD’in eline geçmişti. Dicle-Fırat nehirleri arasında kalan geniş bir bölge IŞİD’in kontrolündeydi.

(…)

 Rojava’nın ezilmesi, emperyalist güçler, gerici bölge devletleri ve IŞİD barbarlığının çıkarlarının kesiştiği bir uzlaşma noktasıydı. Kobanê kuşatmasının 32 gün boyunca sessizce seyredilmesi, IŞİD’in malzeme ve kadro gücü olarak el altından beslenmesi bundandı. Emperyalistlerin A planı devredeydi.

 (…)

Fakat hesap tutmadı. Dört yandan kuşatılmış bu küçük kasabadan yükselen insan iradesine dayalı soylu direniş 1 ayda tüm dünyanın gündemine oturdu…Direnişin gücü uluslararası alanda da direniş dinamiklerinin gönlünde taht kurdu. İmkansız görünen şeyler açısından başarılabilir duygusunu tazeleyip güçlendirdi.

(…)

Direnişin gücü ABD’nin başını çektiği emperyalistlerin taktik -saf değil, taktik- değiştirmesine yol açtı. Bölgede prestij ve inisiyatif kaybetmemek için seyirci olmaktan vazgeçerek önce Kobanê dışındaki IŞİD mevzilerini bombalamaya başladılar. Ardından Türkiye’yi devre dışı bırakarak havadan Kobanê’ye silah indirdiler. Türkiye’ye bir kez daha göstere göstere Ortadoğu’da oyun kurucu olmadığı hatırlatıldı.

(…)

 İlan edilen sistemin karakterine dair herkes kendi meşrebince bir sürü şey söyleyebilir. Burjuva demokratik sınırları aşmayan bir model olarak nitelendirilebilir. Postmodern bir tarzda sosyalizmi aşan bir sistem olarak pazarlanmasına tepki duyulabilir. Sonuçta bu ezilen bir ulusun kendi kaderini tayin hakkı ilkesel yaklaşımı içerisinde değerlendirilmesi gereken bir gerçekliktir.

(…)

 Tek güvence bölgesel devrim perspektifi doğrultusunda, işçi sınıfı ve emekçilerin, ezilen halkların Rojava’yla dayanışma şahsında direniş mevzilerini büyütmesidir. Enternasyonal dayanışma, Kuzey Kürdistan’ın serhildana durması, nöbetlerle sınırın özgürleştirilmesi Kobanê’nin önemli bir soluk borusu olmuştur.

(…)

 Toplumsal gericilik birikiminin kaşındığı bölgede, halklar arasında derinleştirilen etnik, din, mezhep, aşiret, cins ayrımı yarılmalarının üstüne çıkan demokratik karakterde bir özerklik inşasına yönelmek elbette ileri bir adımdır. Yalnız bununla yetinen, sınıfsal çelişkilere dokunmayan bir yaklaşım uzun vadede gerçek kurtuluşa uzanamaz.

(…)

Bu yüzden kahramanca yürütülen direnişin ateşini stratejik sınıfsal bir hatla buluşturan, sosyalizm perspektifiyle hareket eden bir bölgesel devrimi mayalandırmak temel bir sorumluluk olarak öne çıkıyor. Günümüzde bu zorunluluğun koşulları her zamankinden daha fazla güçlenmiştir. (Alınteri.net -Serhat Tuna- “Kobanê ve Ötesi…)

Share Post