ÇHD Susmadı, Susmayacak!

 

CİZRE/ JİTEM DAVASI 6 AĞUSTOSTA

6. Ağır Ceza Mahkemesinde yapılan Cizre/Jitem davasında, dinlenen tanıklar Ramazan Elçi ve Mustafa Aydın’ın öldürülmesi olaylarında bir kısım sanıkları teşhis ettiler.
1992-1994 yıllarında bölgede işlenen 20 cinayetle ilgili açılan Cizre/Jitem davasının 16.duruşması 9 temmuzda Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinde yapıldı. Dönemin Cizre Jandarma komutanı Cemal Temizöz, korucubaşı Kamil Atağ ve itirafçıların yargılandığı davanın bu duruşmasında yedi görgü tanığı dinlendi.
TANIK MEHMET GEÇİM: O dönemde zabıta memuru olarak Cizre Belediyesinde çalıştığını, belediye olarak değişik görevleri olduğunu, bunlardan birininde de kimliği belli olmayan sahipsiz kişilerin mezarlıklara gömülmesi olduğunu söyledi. ve devam etti. ” cumhuriyet savcılığınca böyle bir durum bize bildirildiğinde bizlerde bu cenazeyi alıp defin işlemlerini yaparız, olay tarihini tam olarak hatırlayamamakla birlikte kış ayında böyle bir işlem yaparken belediyen mi ya da savcılıktan mı haber alarak geldiğini bilmediğim bir kişi cenazesini gömmek için işlemlerini yaptığımız cenazeye bakarak “oy kardeşim” diyerek dizini dövüp ağlamaya başladı, bizlerde işlemlere devam edip cenazeyi defnettik, bu şahıs yanlış hatırlamıyorsam Nurettin isimli kişi idi, Ben gömdüğümüz kişiyi tanıyamadım, biz bu şahsı kimliği belirsiz kişi olarak gömdük, 2005 tarihinde kardeşi bizi tanık olarak gösterdiği için gidip tanık olarak ifade vermiştim, ben gömdüğümüz kişiyi tanımadım, cumhuriyet savcılığında ifadem neden öyle yazılmış bilmiyorum,” dedi.

TANIK HALİT ONAÇ ise:” Ben Ramazan ELÇİ’yi tanırım, kendisi akrabamızdır, olay tarihinde bakkallık yapıyordum, benim bakkal dükkanım Onşar otelinin karşısında idi, yanlış hatırlamıyorsam saat 2-4 arası rengini hatırlamadığım bir binek toros araç Ramazan ELÇİ’nin dükkanın kapısında durdu, bu gelen araç Ramazan’ı alıp götürdüler, iki kişinin arasında olacak şekilde taksiye bindirdiler, bu bindirme işlemi göz altı işlemi gibi değildi, niçin götürdüklerini bilmiyorum, ben olay yerinde de değildim, olayı kendi dükkanımdan izledim, götüren kişileri tanımadım, gelen kişilerden iki kişi dükkana girdi, silahlıydılar, ben Ramazan’ı götürdükten sonra zannımca ifadeye götürdüler diye düşündüm” dedi.

Bu tanıkların dinlenmesinden sonra katledilenlerden Ramazan Elçin’in kardeşi Nurettin ELÇİ dinlendi.
NURETTİN ELÇİ ; Ramazan ELÇİ ;benim ağabeyimdir, ağabeyimin Köprü başında dükkanı bulunmakta idi, ağabeyimle birlikte dükkanda birlikte çalışıyorduk, 1994 yılının Şubat ayının yanlış hatırlamıyorsam 14’ü olsa gerek, ben dükkanın arka tarafında istif yapmakta idim, bizim dükkanımız iki bölümlü idi, bir kapısı vardı, ancak kapı takılı değildi, arka taraftan ön tarafa bakıldığında görünebilirdi, iki kişi dükkana girdi, türkçe bir şeyler söylediler, “Ramazan ELÇİ ve Nurettin ELÇİ’nin dükkanı bu mu” diye sordular ağabeyim de “evet” dedi. Bu gelen kişiler siz ikiniz emniyete bizimle geleceksiniz, ifade verip tekrar geri geleceksiniz dedi. bu sırada dükkanda müşteri de bulunmakta idi, kalabalık idi, 10’a yakın müşteki var idi, gelen müşteriler köylerden gelmişti, isimleri şu an hatırlamıyorum, bu sırada gelenlerden biri sert bir şekilde “müşteriler dışarı çıksın, biz dükkanı kapatıyoruz” dedi. O arada ben de elime bir teneke yağ alarak dışarı çıktım, beni tanımadılar, yağı dükkanın önüne bırakıp karşıya geçtim ve olanları izlemeye başladım, Ramazan’ı getirip rengini tam hatırlayamacağım gri ya da beyaz olabilir bir 21 plakalı gerisini bilmediğim ince yazılı bir araca bindirdiler, aracın camları da siyah idi, aracın içinde kaç kişi olduğunu bilmiyorum, dükkanın içine iki kişi gelmişti, köprüye doğru emniyet tarafına doğru götürdüler, ben de eve gittim, anneme olayı anlattım, annem de aynı gün cumhuriyet savcılığına giderek ağabeyim Ramazan için dilekçe vermiş, onlar da bizde böyle bir kişi yok şeklinde cevap vermişler, ben korkumdan evden çıkmadım, uzun süre geçtiği için tam hatırlamıyorum 2 ya da 3 gün sonra halk arasında duyduğumuz kadarı ile bazıları mahkemeye getirilecek diye duydum, ben de kimler getirilecek diye adliyenin karşısına gittim gelenleri görmeye başladım, belki ağabeyimi mahkemeye getirirler diye oraya gitmiştim, adliye önü kalabalık idi, bizim köylümüz ismi Ahmet olan şimdi soy adını hatırlamayadığım bir kişi bana hastanede cenaze var, elbiselerini bana üzerinde kadife pantolon var, kırmızı kundura, gömleğe ilişkin de bir anlatımda bulundu, ancak Ahmet isimli kişi bu bilgileri nasıl edinmiş bilmiyorum, halk arasında bu tip şeyler konuşulmuş, sanıyorum oradan duymuş, Ahmet de sanıyorum köylülerinden adliye çıkarılacak kişiler için sanıyorum orada idi, ben de Ahmet’e ben gidip hastaneye bakayım, sen de burada bekle ağabeyim çıkarsa bana da söylersin dedim, hastane morguna gittim, orada hastanenin cenaze işlemlerini yapıp cenazeyi defin için belediyeye teslim ettiklerini söylediler, ben de belediye başkanının yanına giderek bir izin kağıdı aldım, mevtayı mezarlığa götürdükleri için ben de mezarlığa gittim, o gün belediye görevlilerinin başka bir defin işlemi yapıp yapmadıklarını bilmiyorum, tabutu açtım, tabuttaki kişinin ağabeyim Ramazan olduğunu gördüm, bu arada bağırmışım ve kendimden geçmişim, ağladığımı hatırlıyorum, tam hatırlamamakla birlikte şakağından bir kurşun izi, çok az bir kan vardı, ben sağ ya da sol şakağında olup olmadığını hatırlamıyorum, ben yemin ettim, bu nedenle bir şey diyemem amam şakağında bir kurşun izi vardı, eve telefon açtım, eve geldim, Ramazan ‘ı öldürmüşler diye söyledim, cenazeyi gördüğümü ve yaşadığım olayları anlattım, bir taziye kurduk, 3 gün kadar taziyemiz sürdü, ben de kaçarak İstanbul’a gittim, yaklaşık 6-7 yıl kadar İstanbul’da kaldım, daha sonra tekrar Cizre’ye döndüm, cizrede olaylar sakinleşti, söyleyeceklerim bu kadardır dedi devamla o taksiye binen bir daha geri gelmiyordu, dedi.

Daha sonra Başkanın sorusu üzerine;Dükkan içine gelen iki kişi kaleşnikof diye tabir edilen silahlarla dükkana girdiler, o dönem her şey JİTEM’in elinde olduğu için korkumdan dolayı gelen görevlilere herhangi bir şey sormadım, tam hatırlayamamakla birlikte üzerinde polisin giydiği askeriyenin giydiği yelekler vardı, ben JİTEM olduklarını düşündüm bu nedenle sormadım, o dönem Cizre’de çok büyük bir baskı olduğu için ben de gelen kişilerin başka bir terör örgütü mensubu düşmanımız ya da haraç için gelip gelmediklerini sorgulayamadım, korktum, ben ayrıca ağabeyimin emniyete götürüldüğünü düşünmüştüm, o dönem askeriye polisten herkes korkardı, kimin kapısına gitse korkardı, gidilen kişilerin çoğu öldürülüyordu, belki % 40’ı geri gelmiyordu, ben de bu nedenle korktum ve emniyete gitmedim”, dedi.

Yine katledilenlerden Mustafa AYDIN’IN kardeşi Hakim AYDIN gördükleri ve yaşadıklarını anlatarak;Mustafa AYDIN benim ağabeyim olur. Mustafa ile Arafat’ı botaş karakoluna götürdüler, doha sonra hisar taburuna götürdüler. Bu iki şahsı götürdüklerinde operasyona götüreceğiz dediler. bu şahısları Hisar karokoluna götürdüler. Götürüldükten sonraki 3. Gün işkence yapıldığını duyduk, oraya gidip gelenlerden bunu duyduk, 3. Günü cenazesini Havuzlu Köye getirdiler. Abdulcebbar ÖZKAN ve adamları tarafından cenazesi Havuzlu Köye getirildi. Bu şahıslar silahlı idi. Ancak korucu değillerdi, ancak tüfeklerimizi taşımamız bize de serbestti. Arafat ve Mustafa’ya bu şekilde silah taşımaları serbestti, cenazelerini gömdük, ancak kimseye korkudan dava açamadık, sonra serbestlik olunca gidip şikayet dilekçesi verdim, benim bilgim bu kadardır. dedi.

Daha sonra dinelenen TANIK ARAFAT AYDIN ise: Biz Aydınlar ailesiyiz. 785 koyunumuz ve amcamın oğlu Abdulhamit AYDIN PKK terör örgütü tarafından silahla, taşla, sopalarla öldürüldü. Bütün hayvanlarımızı öldürdüler. Ben ve amcamın oğlu tazminat almak için dilekçe verdik. Ancak dilekçemizden bir şey çıkmadı. Sözünü ettiğim Mustafa daha sonra öldürülen Mustafa AYDIN’dır. Bu olaydan sonra ben ve Mustafa ‘da GKK’su olduk. Ara sıra botaş karakoluna nöbete gidiyorduk. 1994 yılında Cudi dağına büyük bir oparasyon yapıldı. 1994 yılında karakol komutanı olan Cihan astsubay bize gönüllü olarak Cudi’de yapılacak bu büyük operasyona katılıp katılmayacağımız sordu, bizlerde katılacağımızı söyledik. Botaş karakoluna Mustafa ile birlikte gittik, bize birer takım askeri elbise ile birlikte silah ve teçhizat verdiler ve bizleri Hisar taburuna kadar askeri araçla götürdüler. Biz Hisar taburunda otururken Bedran kod Adem Yakın ve tayfur kod Hıdır ALTUĞ bizleri çağırdı. Bu şahısların birden fazla kod adı bulunmakta idi, örneğin Bedran’ın Şahin Kod adı vardı, ben bu şahısların yanında 1 hafta kadar kaldım. Hem gerçek adlarını hem de kodlarını biliyordum, bu şahısların yanında bir kişi daha vardı, ancak bu kişinin adını bilmiyordum, bu da itirafçı idi, askeri giyimli 20 yaşlarında idi. Bedran Kod ve Tayfur Kod ve ismini bilmediğim az önce tarifini yaptığım kişiler bizi çağırarak sizinle işimiz var dediler. Biz bir yere pusu atacağımız sandık. Daha sonra bizi 300 mt kadar ilerde bir dereye götürdüler. Bedran bize silah dayatarak çabuk silahlarınızı bırakın ellerinizi havaya kaldırın dedi. Ellerimizi kaldırdık. Dilimiz dönmedi ağzımız kurudu, çok korktuk, uzun bir naylon ip getirerek ellerimizi ve ayaklarımızı bağladı, başımıza siyah bir poşet geçirdi. Bizi daha sonra suyu olan bir dereye götürdü. Bıçağı ile dikenleri keserek suyun içine attı, bizi de çıplak olacak şekilde elbiselerimizi çıkartırdı. Bizleri o diken ve suyun içine yatırdı. O dikenlerin üzerinde bize taşla vurdu, sopayla ayaklarımıza vurdu, tekme ile her yerimize vurdu, beni bir taşın arkasına gizleterek silahla ateş etti, silahtan çıkan merminin taşa isabet etmesi sonucu taş parçası benim ayağıma saplandı diyerek (sol bacağını gösterdi) müdahil vekilinin talebi ile tercümana tekrar sordutuldu, ayağıma değen parça mermi parçası idi. Bu işkenceleri hem bana hem de Mustafa’ya yapmakta idi. Tayfur beni yere yatırarak ayağı ile boynuma bastı, taşla kafama vurdu diyerek kafasını gösterip şu anda kafamdaki yaralar bu gördüğüm işkenceler sonucu oluşmuştur. Çok yalvardık, hatamız nedir, “biz müslüman değiliz, bize bu soruları sorma” şeklinde cevaplar verdiler. Tayfur bana “yalan söyle, teröre yardım ettiğini söyle, suçu üzerine al, yoksa ben bütün bunları yara kurdu gibi yapıp vücuduna yerleştirecem” dedi. 2 gün 2 gece sürekli işkence gördük, bize su dahi vermediler. Daha sonra adını bilmediğim şahıs, Bedran, Tayfur Mustafa’nın boğazına birisi şiş soktu, biri ayaklarını tuttu, biri de ellerini tuttu, şiş dediğim alet tüfek harbisidir, bütün bunlar benim gözlerimin önünde oldu, daha sonra Bedran Mustafa’nın sağ mı sol mu çenesini bilmiyorum bütün dişlerini taşla kırdı. Mustafa bayıldı, yere düştü, daha sonra şu anda da kullanılmakta olan Hisar taburuna geri getirdiler. Benim elbiselerimi giydiler, ancak Mustafa baygın olduğu için ona herhangi bir şey giydirmediler. Hisar taburuna geldikten sonra da büyükçe bir taşı midemin üzerine bırakarak o şekilde beni bir saat kadar beklettiler. Daha sonra karınca yuvasının üstüne oturttular. Bu tarihte askeriye orada konuçlanmıştı, bir çardak gibi bir yapı da kurulmuştu, daha sonra burası tabur oldu ve biz burasını Hisar taburu olarak biliyoruz, daha sonra Mustafa’yı Bedran ile Tayfur sürüyerek dereye doğru götürdüler, Mustafa’yı sürükledikleri zaman Mustafa baygındı ve kendinde değildi. Yaşıyordu, ölmemişti, ancak baygındı, aynı gün akşama doğru ikindi ile akşam arası bir vakitte öldürüldü, Mustafa baygın bir halde az önce de belirttiğim gibi dereye doğru götürüldü, akşama doğru GKK’cuları koşturunca ve ağlayanlar olunca ben de Mustafa’nın öldürülmüş olduğu anladım, ben taburda kalmaya devam ettim ve bağlı bir vaziyette kalıyordum, Abdulcebbar ÖZKAN ve GKK’cuları cenazeyi havuzlu köyüne götürüp akrabaları ile cenazeyi gömmüşler, cenazeyi gömdükten sonra Abdullcebbarlar tekrar Hisar taburuna döndüler. Abdulcebbar gelip elimi çözdü. Beni yanına aldı, ben baygın bir halde idim, Cemal TEMİZÖZ orada hem bana hemde oradaki diğer bulunanlara “diyinki kayadan düşmüş, Tayfur ile Bedran öldürmemiş” şeklinde söyledi. Hepimiz yemin ettik, hepimiz korktuk, hiç bir yere şikayet etmedik. Savcı ve hakim de gelip bakmadılar. Otopsi yapmadılar. Hayvan gibi gömdüler. Ben o günden bu yana 16 yıldır korucuyum, hep dağlarda dolaşırım, hiç dağlarda Bedran ile Tayfur’u görmedim, bu şahıslar Cizre’nin dışına çıkmamıştır. Cizre ve Silopi’de mağdur insanları alıp götürmüşler ve öldürmüşlerdir. hem bir taraftan teröristler bizi öldürecek, hem bu iftiracılar bu hayvanlarımızı öldürmüşler. Ben bundan birşey anlamadım, ben GKK’suyum, bundan birşey anlamadım, bizi niye öldürdüler, bize niye işkence yapmışlar anlamış değilim, o günden bu güne de işkence çekmekteyim dedi.
Başkanın teşhis yapmasını istemesi üzerinede:
Adem YAKIN olarak yargılanan kişiyi göstererek Bedran budur, Tayfur isimli kişi de dosyamızda Hıdır ALTUĞ isimli kişiyi göstererek Tayfur bu kişidir, Cizre’de herkes Cemal TEMİZÖZ’ü tanır diyerek yargılanan Cemal TEMİZÖZ’ü gösterdi, Ben Abdulhakim’i tanırım, ancak yukarıda anlattığım olaylarda Abdulhakim yoktu, Kamil ATAĞ korucu başımızdır ve benim büyüğümüzdür, kendisini tanırım, oğlunu da tanırım, birlikte operasyona gittik, Kukel’i tanırım bu şahısla birlikte operasyona gittik, Mehmet Nuri BİNZET o zamanlar 12-13 yaşlarında idi, küçük idi, benim katıldığım operasyonlarda Mehmet Nuri BİNZET yoktu, operasyonlara katılıp katılmadığını ben bilmiyorum. dedi.

Yine Mustafa Aydın’ın katledilmesi olayı ile ilgili olarak TANIK RAMAZAN AYDIN dinlendi: Tanık; Ben Bozalan köyü Seraf mezrasında oturmakta idim. Cemal TEMİZÖZ benim babamı karakola çağırarak bu köyü başaltın aşağı doğru orada çadır kurarak oraya yerleşin, orada bir köprü var, köprünün gece gündüz nöbetini tutacaksınız, babamın adına kayıtlı ve ruhsatlı kaleşnikof marka bir silah vardı, bir tane de Arafat’ta bulunmakta idi. Bu talep üzerine biz de köyü boşaltarak söylenen yere çadırı kurduk ve orada yaşamaya başladık. Kardeşim Mustafa AYDIN ve Arafat AYDIN köprüde zorunlu olarak nöbet tutmaktaydı, eğer Cemal TEMİZÖZ eşlerinizi de göndersin deseydi onu da yapardık, 1 ay sonra askerler köye gelerek Cemal TEMİZÖZ, Mustafa AYDIN ve Arafat AYDIN’ın karakola gelmesini istemiş, ikisini de silahları ile beraber karakola gittiler, niçin gittiklerini ben bilmiyorum, karakola çağrıldıkları için onlarda gittiler, akşam oldu kardeşlerim dönmeyince babam Mahmut AYDIN karakola sormak için gitti, babam gittiğinde Cemal yüzbaşı Mustafa ve Arafat’ı karakoldan alıp başka bir yere götürmüş, bu soruyu babam karakolda bulunanlara sormuş, karakolda Cihan astsubay ve bir üstteğmen varmış ancak onun adını bilmiyorum, Cemal yüzbaşı kardeşlerimi götürürken yanında kabile reisimiz olan Abdulcebbar ÖZKAN’ı da götürmüş, o zaman kurulu bir tabur bulunmamakta idi, Kurtlar tepesi olarak tabir ettiğimiz tepenin yamacında askeri bir birlik bulunmakta idi, babam karakoldan döndü ertesi gün dediki Cemal yüzbaşı Mustafa, Arafat ve Abdulcebbar’ı az önce belirttiğim kurtlar tepesine götürmüş, babam da bana hava sıcaktır ve yazdır onlara biraz buz götürelim dedi. Ben ve Mehmet ÖZDAL katırlarımızı hazırladık, o sırada ben askerliğimi yapalı 4 yıl olmuştu, yaklaşık 24 yaşlarında idim, Mehmet de benim yaşlarımda idi. Yükümüzü yükledikten sonra kurtlar tepesine gittik, askeri bir birlik yoktu, ancak nizamiye gibi bir giriş vardı, 2 asker de nöbet bekliyordu, niçin geldiğimizi sordular, bizde yorum yapmaksızın hepinize yiyecek getirdik, buz getirdik şeklinde ifadede bulunduk, bunun üzerine nöbetçiler telsizle içeriye bilgi verdiler, nöbetçiler bizi içeri aldı, içeri girdiğimizde iki kişinin iki kişiyi dövdüğünü gördük, baktığımızda dövülenlerden biri kardeşim Mustafa diğeri de amcamın oğlu Arafat AYDIN idi. ben o tarafa doğru koşmaya çalıştım, üstüne atlayama çalışacakken o arada Cemal yüzbaşı oradan çıktı, bunlar kimdir diye sordu, biz de Arafat ve Mustafa’nın yakınlarıyız diye söyledik. Cemal yüzbaşı orada bulunan Bedran, Tayfur ve Beşir isimli kişilere “bu ikisini de öldürün” dedi. Orada bulunan bir kişi Cemal yüzbaşıya hitaben “komutanım bunlar günahsızdır, bize erzak getirmişler” dedi. Cemal yüzbaşı yinede “bunları öldürün” dedi. Bunları söyledikten sonra Cemal yüzbaşı biraz ileriye doğru gitti, az önceki Cemal yüzbaşı ile konuşmayı yapan şahıs bize “çabuk buradan kaçın yoksa sizi de öldürürler” dedi. Biz hemen katırlarımızı alıp nizamiyeden çıktık, nizamiye çıkışında da katırlarımızı orada bırakıp kaçarak uzaklaştık ve evimize gittik, babamıza Mustafa AYDIN’ın karınca yuvası üzerinde bağlı olduğunu söyledik, ertesi gün babam Abdulcebbar’ın yanına gitmek istedi, Abdulcebbar’ı sorduğunda onun da götürüldüğünü öğrendi, babam karakola doğru giderken öbür taraftan Abdulcebbar kardeşim Mustafa’nın cenazesini getirdi ve babama teslim etti, o arada Abdulcebbar bölge komutanımız, valimiz, kaymakamımız, hakimimiz, savcımız olan Cemal yüzbaşıya diğerinin de ölüsünü ver şeklinde söylemiş, ancak Arafat sanıyorum 5 gün kadar sonra geldi, kardeşimiz geldikten sonra bizler taziye kurduk, Arafat’ın nasıl geldiğini bilmiyorum, kardeşim Mustafa’nın cenazesini havuzlu köyünde yıkarken ben de yardım ettim, dişleri ve kaburları kırılmıştı ve kardeşimizi gömdük, taziyemizi konak mahallesine kurduk, taziyeden 5-6 gün sonra askerler gelerek benimle babamı Cemal yüzbaşının istediğini söylediler. Biz gidip 1 saat kadar esas duruşta bekledik. Cemal yüzbaşı sadece orada sigara içti, bize hiç bakmadı, ben kendime acımadım, 80 yaşında olduğu için babama acıdım, babam ona hitaben “komutanım neden benim oğlumu öldürdün” şeklinde sordu Cemal yüzbaşı da “bir kelime daha söylersen seni de diğer oğlunu da öldürürüm” şeklinde cevap verdi, sonra bize defolun çıkın şeklinde hitapta bulundu, sonra da kardeşimin bundan 1 yıl önce kardeşimin kemiklerini alıp götürdüler, henüz bize daha bir şey demediler, hayvanlarımız sahipsiz kaldı, ben Arafat ile hiç görüşmedim, dedi.
Gelen yazı ve belgelerin okunmasından sonra katılan vekilleri adına söz alan Av. Tahir ELÇİ;
Yapmış olduğunuz yargılama hukuk devleti açısından önemli bir yargılamadır, bu yargılamanın önemli olduğunu daha önceki beyanlarımızda anlattık, belli bir döneme ilişkin yürütülen faili meçhullere ilişkin ilk defa mahkemenizde bir yargılama yapılmaktadır, bu nedenle bu yargılamayı önemsemekteyiz, ancak buna rağmen yargılamayı etkileme çabaları devam etmektedir, hatta bir yayın kuruluşunda Türkiyenin Genel Kurmay Başkanı tarafından yürüyen bir yargılamaya ilişkin açıklamalar yapılmıştır. Bu açıklamalarda sanıkların suçsuz olduğu açıkça ifade edilmiştir. Biz buna ilişkin cumhuriyet savcılığına suç duyurusunda bulunduk, suç duyurusu örneğini mahkemenize sunuyorum,adli makamların bunun gereğini yapacağını ifade etmekle beraber mahkemenizin de bu konuda bir tavır belirlemesini beklemekteyiz, adil yargılamayı etkileyecek şekilde hatta mahkemeyi, bizleri, dinlenen tanıkları baskı altına alacak bir konuşma yapılmıştır, bu konuşmanın suç olduğunu düşünmekteyiz, mahkemenizin suç duyurusunda bulunulmasını öncelikle talep etmekteyiz, bunları belirttikten sonra sanıklar tutukluluk durumları ile ilgili ayrıntılı her celse beyanda bulunduk, sanıkların tutukluluk durumların devam etmesini talep ederiz, ayrıca deliller toplanmamıştır, görgüye dayalı bilgisi olan tanıklar vardır sanıkların tanıkları etkilemesi, diğer delilleri etkilemesi söz konusudur, diğer celselerdeki gerekçelerle birlikte tutukluluk hallerinin devamına karar verilmesini talep ederiz dedi.
Sanıkların ve müdafilerinin tahliye taleplerinin ardından ara kararını açıklayan mahkeme; sanıkların tutukluluk halinin devamına, gelmeyen 20 tanıkla ilgili zorla getirilmelerine, Genel Kurmay Başkanı hakkında adil yargılamaya etkilemeye teşebbüs suçundan yapılan suç duyurusu konusunda ise bu suç duyurusunun Diyabakır Cumhuriyet Savcılığına daha önceden yapılmış olması nedeniyle, Mahkemenin ayrıca suç duyurusunda bulunmasın talebini reddetiğini açıklayarak , duruşmanın 6 ağustosa bırakıldığını duyurdu.

Share Post