Açlık, yoksulluk ve adaletsizliğin derinleştiği ülkemizde gündem aylardır halkın temel sorunları değil NATO’nun Türkiye’de gerçekleştireceği toplantılar etrafında şekillendirilmekte. Her gün yeni bir “tedbir”, yeni bir yasak, yeni bir güvenlik uygulaması ve yeni bir hazırlık haberiyle karşılaşıyoruz.
Bu hazırlıkların bir yanında NATO’nun gözünü boyamaya dönük düzenlemeler -heyetin geçeceği güzergâhlardaki binaların boyanması, lüks otellerin ve davet salonlarının hazırlanması, milyonlarca liranın NATO heyetlerini hoşnut etmek için harcanması…- diğer yanında ise halkın sesini kısmaya dönük saldırılar – sokakların, caddelerin ve meydanların kapatılması; toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin yasaklanması; devrimcilere, sosyalistlere, demokratlara, yurtseverlere yönelik gözaltı ve tutuklama operasyonlarının artırılması…- var. NATO yeni savaş ve saldırganlık planlarını görüşürken, emperyalist işgale, bölgesel savaş politikalarına ve halk düşmanı güvenlik rejimine karşı çıkacak sesleri daha baştan bastırmanın amaçlandığı çok açık.
Herkesin cevabını bildiği soruyu bir kez daha soralım: Kimdir NATO?
4 Nisan 1949’da “uluslararası güvenlik ittifakı” adı altında kurulan NATO, gerçekte başta Sovyetler Birliği olmak üzere dünyanın dört bir yanında yükselen devrimci mücadeleleri, halk kurtuluş hareketlerini ve anti-emperyalist direnişleri bastırmak üzere örgütlenmiş bir savaş aygıtıdır. Türkiye Cumhuriyeti de 1952 yılında bu ittifaka dahil olmuştur. NATO’nun kendi resmi tarihinin ve “savunma ittifakı” anlatısının halklar nezdinde hiçbir meşruiyeti yoktur. NATO, kurulduğu günden bu yana dünya halklarına güvenlik değil; işgal, darbe, katliam, yoksulluk ve emperyalist kapitalist düzene bağımlılık getirmiştir.
NATO, emperyalist işgallerin, askeri müdahalelerin ve halklara karşı yürütülen savaşların örgütüdür. Yugoslavya’da, Afganistan’ da, Libya’ da, Irak’ ta ve dünyanın birçok bölgesinde kadın, çocuk, yaşlı demeden sivillerin kanı ya doğrudan NATO tarafından ya da NATO’ nun yol verdiği emperyalist ittifaklar eliyle dökülmüştür. “Dünyanın güvenliği” adına kurulduğu söylenen bu yapı, gerçekte yalnızca bir avuç emperyalist devletin ve onların sermaye düzeninin güvenliğini sağlamak için coğrafyanın her bir parçasına ölüm, açlık ve yıkım taşımıştır.
NATO, yalnızca dış işgallerin değil; içeride halklara karşı kurulan faşist rejimlerin, darbelerin, kontrgerilla örgütlenmelerinin ve kirli savaşların da merkezindedir. Yunanistan’ da Albaylar Cuntası’nı destekleyen, Gladio yapılanmalarıyla Avrupa’da ve dünyada suikastlar, komplolar ve katliamlar örgütleyen akıl NATO aklıdır. Ülkemizde 12 Mart’tan 12 Eylül’e, kontrgerilla faaliyetlerinden işkencehanelere uzanan hat da bu emperyalist güvenlik mimarisinden bağımsız değildir. Paul Henze’nin “bizim çocuklar” dediği darbeciler işte tam olarak NATO’nun çocuklarıdır.
NATO’nun sicili, yalnızca geçmişte kalmış bir suçlar dizisinden de ibaret değildir. Esasta NATO bugünün savaş düzeninin de kurucu güçlerindendir.
İçinden geçtiğimiz dönem, emperyalist paylaşım savaşlarının yeniden açık cepheler halinde örgütlendiği bir dönemdir. Filistin’den İran’a, Suriye’den Irak’a, Yemen’den Kafkasya’ya, Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e kadar geniş bir coğrafya askeri üslerle, silah sevkiyatlarıyla, enerji koridorlarıyla, istihbarat ağlarıyla ve vekil güçlerle kuşatılmaktadır. Savaş artık uzak bir ihtimal değil; emperyalist merkezlerin ekonomik, siyasi ve askeri krizlerini yönetme biçimi haline gelmiştir.
Avrupa’da yaşanan silahlanma artışı da bu tablodan bağımsız düşünülemez. Halklara kemer sıkma, güvencesizlik, düşük ücret, işsizlik ve yoksulluk dayatılırken; devlet bütçeleri hızla silaha, mühimmata, askeri teknolojiye ve savunma sanayii tekellerine aktarılmaktadır. Eğitimden, sağlıktan, barınmadan, sosyal haklardan kesilen kaynaklar; tanklara, savaş uçaklarına, füzelere, insansız hava araçlarına ve sınır rejimlerine ayrılmaktadır. Avrupa sermayesi, içinden geçtiği krizi yeni bir savaş ekonomisi kurarak yönetmeye çalışmaktadır.
NATO’nun savaş ekonomisi artık açık bir bütçe rejimi olarak dayatılmaktadır: 2025 Lahey Zirvesi’nde üye devletler, 2035’e kadar GSYH’lerinin yıllık %5’ini savunma ve güvenlikle bağlantılı harcamalara ayırmayı; bunun en az %3,5’ini doğrudan NATO tanımına uygun savunma harcaması olarak kullanmayı taahhüt etmiştir. Bu karar, Avrupa’da askeri harcamaların 2024’te reel olarak %17 artarak 693 milyar dolara ulaştığı ve tüm NATO üyelerinin aynı yıl askeri harcamalarını artırdığı bir dönemde alınmıştır.
NATO’nun bugünkü bölgesel fonksiyonu da tam olarak budur: Avrupa’yı, Ortadoğu’yu, Kafkasya’yı, Afrika’yı ve Akdeniz’i birbirine bağlayan bir savaş hattının askeri-politik koordinasyon merkezi olmak. Bu haliyle NATO üsleriyle, radar sistemleriyle, istihbarat ağlarıyla, silah standartlarıyla, askeri tatbikatlarıyla ve siyasi baskı mekanizmalarıyla halkların geleceğini emperyalist savaş planlarına bağlayan bir savaş örgütünden ibarettir.
Türkiye de bu düzen içinde yalnızca ev sahibi ülke olarak azımsanamaz. Türkiye, NATO’nun savaş mimarisinde sadık bir üs, lojistik merkez, istihbarat hattı ve ileri karakol olarak konumlandırılmaktadır. İncirlik’ten Kürecik’e, sınır ötesi operasyonlardan askeri işbirliği anlaşmalarına kadar bu ülkenin toprakları emperyalist savaş politikalarının ihtiyaçlarına peşkeş çekilmektedir.
Filistin’de yaşanan soykırıma lojistik, istihbarat, silah ve siyasi destek sağlayan emperyalist blokların başında da NATO ittifakı gelmektedir. İsrail’in önünü açan, Ortadoğu’yu sürekli savaş ve işgal coğrafyası halinde tutan, İran’da, Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de ve Kürdistan’da halkların kaderini askeri müdahalelerle belirlemeye çalışan güç bu aynı emperyalist ittifaktır. Latin Amerika’da halk iradesini darbelerle, ambargolarla ve ekonomik kuşatmalarla bastırmaya çalışan; Küba’yı abluka altında tutan; Venezuela’yı tehdit eden; Afrika’da kendi kaderini eline almak isteyen halkların karşısına askeri üslerle, darbelerle ve çok uluslu şirketlerin çıkarlarıyla çıkan da bu düzendir.
Bu nedenle İstanbul ve Ankara’da yapılacak NATO toplantılarından halklar lehine hiçbir sonuç çıkmayacaktır. Bu toplantılar, halkların barış, özgürlük ve eşitlik taleplerini değil; yeni askeri harcama hedeflerini, yeni üs politikalarını, yeni savaş hazırlıklarını, yeni yaptırımları, yeni işgal ve müdahale planlarını konuşacaktır. ,
Ankara ve İstanbul’un halkların değil, emperyalist savaş stratejilerinin toplantı mekânı haline getirilmesini kabul etmiyoruz.
NATO zirvesi, daha başlamadan Türkiye halkları bakımından baskı ve yasak anlamına gelmiştir. Trafiğe kapatılan yollar, toplantı ve gösteri yürüyüşlerine getirilen yasaklar, kent merkezlerinde yaratılan olağanüstü hal görüntüsü, NATO’nun nasıl bir düzeni temsil ettiğini açıkça göstermektedir. Bununla birlikte sosyalistlere, devrimcilere, öğrencilere, demokratik kurumlara ve muhaliflere yönelik gözaltı ve tutuklama saldırıları da artmıştır. Tutuklama kararları NATO zirvesi gözetilerek verilmekte, duruşma tarihleri dahi bu takvime göre belirlenmektedir. Muhalif kurum ve kuruluşların sosyal medya hesaplarının zirve öncesinde engellenmesi ise halkın haber alma hakkına yönelik açık bir saldırıdır.
Tüm bunlar tesadüf değildir. NATO şahsında emperyalistlerin dünya halklarından duyduğu korku, ülkemizde faşizmin halktan duyduğu korkuyla birleşmektedir. NATO’nun güvenliği için halka yasak, sermayeye kaynak, devlete polis yetkisi, muhalefete ise gözaltı ve tutuklama düşmektedir. İşte bu nedenle NATO toplantısı yalnızca dış politikanın değil; aynı zamanda içeride kurulan baskı rejiminin de meselesidir.
Ancak bu toprakların anti-emperyalist mücadele geleneği de aynı açıklıkla ortadadır. ODTÜ’de Komer’in arabasını yakan, 6. Filo’yu Dolmabahçe’de denize döken, NATO’ya ve emperyalizme karşı direnen, bedel ödeyen ama geri adım atmayan irade bu ülkede hâlâ canlıdır. Türkiye ve Kürdistan halklarının mücadele tarihi, emperyalist savaş politikalarına ve faşizmin baskı rejimine karşı yol göstermeye devam etmektedir. Çağdaş Hukukçular Derneği’nin avukatlık pratiği de bu direniş geleneğinin içinden doğmuş, bu gelenekle bugüne taşınmıştır.
Faşizmin ve emperyalizmin korkusu artacaktır; NATO’yu “ağırlama” hazırlıkları sürdükçe halka yönelik saldırılar da artacaktır. Ancak bilinmelidir ki ÇHD olarak konumumuzu korku değil ama emperyalizme karşı öfkemiz ve tutarlı duruşumuz belirleyecektir. NATO terörü karşısında sokakta, eylem alanında, karakolda yahut mahkemede, direnişin sürdüğü her yerde direnen yurttaşların yanında olacağız. Çünkü biliyor ve inanıyoruz ki; halkların anti-emperyalist direnişi, emperyalistlerin korkusuna teslim olmayacaktır.
NATO’nun korkusunun ecele faydası yoktur. Lüks oteller, davet salonları, süslenen yollar ve kapatılan meydanlar; NATO’nun, emperyalizmin, faşizmin ve işbirlikçilerinin gerçek yüzünü gizleyemeyecektir.
NATO’nun, emperyalizmin ve faşizmin yeri halkların iradesinin karşısında değil; halkların mahkemesinde sanık sandalyesidir. İşlediği bütün suçların hesabı er ya da geç sorulacaktır.
NATO DEFOL!
KAHROLSUN EMPERYALİZM!
KAHROLSUN FAŞİZM!
ÇAĞDAŞ HUKUKÇULAR DERNEĞİ